Kızılay
Kızılay


Savunma sanayii ve beyin göçü

Merve SEREN 11 Nis 2019

2000'li yılların başından itibaren Türkiye, öz-savunma imkân ve kabiliyetlerini geliştirmeye yönelik ciddi adımlar atıyor. Bunun iki temel nedeni var. Birincisi; Türkiye'nin uzun yıllardır mensup olduğu ittifaklarından kaynaklı güvenlik ve savunma politikalarındaki angajmanlarıdır. Zira mevzubahis angajmanlar, çoğu kez Türkiye'nin ittifak çıkarlarını öncelerken; ulusal çıkar ve hedeflerini ötelemesine yol açmıştır. Dolayısıyla Ankara artık güvenlik ve savunma politikalarında 'özerk karar alabilme' yetisine haiz olacak şekilde bağımlılıktan kurtulmaya çalışıyor.

İkincisi; bahse konu angajmanların siyasi, askeri, hukuki, mali ve teknik boyutlarının yarattığı maliyettir. Örneğin Türk savunma sanayii uzunca bir süredir hibe yahut yurtdışı hazır alıma dayalı dış tedarik projeleriyle gelişen dış bağımlılık yüzünden, sadece finansmanı karşılamak için daha fazla kaynak ayırmak zorunda kalmamış; aynı zamanda kendi teknolojik kapasitesini geliştirme ve insan kaynağını yetiştirme konusunda da geç kalmıştır. Bu açıdan bakıldığında, Ankara’nın özellikle son 15 yıldır “yerli” ve “milli” kavramları üzerine inşa ettiği savunma sanayii politikası; TSK’nın ihtiyaçlarının yurtiçinden karşılanması kadar, öz-savunmayı sağlayabilecek koşulların yaratılması ve yeni yeteneklerin kazanılması için hayati önem taşıyor.

İstikrar ve sürdürülebilirlik

Mevcut aşamada, TSK’nın ihtiyaçlarının yurtiçi kaynaklardan karşılanma oranı yüzde 20’lerden yüzde 60’ları aşmış gözüküyor. Keza Türk savunma sanayiinin kuvvet bazında geliştirdiği ve yürüttüğü geniş yelpazedeki projeler ile envantere kazandırdığı sistemler büyük takdir topluyor. Bu bağlamda Türkiye’nin özgün tasarım yeteneklerini ziyadesiyle geliştirdiği, benzer bir sıçramayı sistem ve alt sistem üretiminde yakalamaya çalıştığı gözleniyor.

Her halükarda, Türkiye’nin savunma sanayiinde kısa zamanda uzun yol kat ettiğini kabul etmemiz gerekiyor. Ne var ki tüm bu olumlu gidişata karşın iki hususa dikkat çekmemiz gerekiyor; “istikrar” ve “sürdürülebilirlik.” Zira son yıllarda yakalanan ivmenin devam edebilmesi; hem politikaların istikrarına hem de projelerin sürdürülebilirliğine bağlıdır. Bu minvalde, Ankara’nın savunma sanayiindeki kavramsal ve kurumsal reformasyonu, ihtiyaç duyulan finansman kaynağını sağlamak suretiyle istikrarlı bir şekilde devam ettirmesi icap ediyor. Ancak mali ihtiyaçları karşılamak kâfi gelmiyor; aynı şekilde insan kaynağını da temin etmeniz gerekiyor. Daha açık bir ifadeyle projelerin sürdürülebilirliği, finansmanın yanı sıra; ‘ihtiyaç’, ‘zaman’ ve ‘süreç’ temelli dizayn edilip işlevsel kılınmış bir insan kaynağı politikasına ihtiyaç duyuyor.

Kısaca Türk savunma sanayiinin bölgesel ve küresel ölçekte rekabet edebilirliği; siyasi istikrar, karar alıcı mekanizmasının desteği, finansman, teknolojik kapasite ve insan kaynağına bağlıdır. Aksi takdirde Türkiye, sahip olduğu potansiyeli öne çıkartması ve kullanması bir tarafa; on yıl sonra rafa kalkmış savunma projeleri ve boşuna heba olmuş milyarlarla yüzleşmek zorunda kalabilir.

Üç temel neden

Bu nedenle Türkiye’nin hâlihazırda savunma sanayiinde özellikle kalifiye insan kaynağında yaşadığı kan kaybını ivedilikle analiz etmesi gerekiyor. Bilgili, tecrübeli, kıdemli ve uzman ekiplerin yurt dışına gitme nedenlerinin derinlemesine araştırılması; bu anlamda tersine beyin göçü için daha kapsamlı ve uzun vadeli çalışmalar yapılması gerekiyor. Kuşkusuz son yıllarda savunma sanayii ve üniversite işbirliğini geliştirip güçlendirmeye dönük program ve faaliyetler büyük önem taşıyor. Ancak yetişmiş insan gücünü dışarıya kaybetmek; projelerin aksamasına, TSK’nın ihtiyaçlarının karşılanması noktasında gecikme ve ertelemelerin yaşanmasına ve dahası sektörün bir bütün olarak gerilemesine yol açacaktır. Burada bilhassa kıdemli ve tecrübeli mühendislerin yurtdışına gidiş nedenleri iyi tespit edilmelidir. Ana hatlarıyla üç temel neden karşımıza çıkmaktadır. Birincisi; çalışma koşulları ve maddi olanakların (maaş, özlük hakları vb.) daha iyi olmasıdır. İkincisi; bilim ve teknoloji alanında kişisel bilgi ve yeteneklerini daha fazla geliştirebilecekleri imkanların bulunmasıdır. Özellikle Ar-Ge ve Ür-Ge birimlerinde çalışmak isteyen mühendisler için yurtdışında daha fazla fırsat ve alternatif vardır. Üçüncüsü ise, Türkiye’nin siyasi ve ekonomik istikrarına karşı duyulan güvensizlik yani öngörülemez bir belirsizlik durumundan kaynaklı tedirginlik halidir.

Şu ana kadar ayrılan ya da ayrılmak isteyen mühendislere sorduğum nedenler arasında en fazla zikrettikleri üçüncü gerekçe olmuştur. Zira siyasi ve ekonomik istikrarın devam etmemesi halinde, projelerin askıya alınması ve işlerini kaybetme riski doğmakta ve en iyi ihtimal ‘mühendislik’ mesleği yerine projelendirme yahut tedarik süreçlerinde çalıştırılma kaygısı taşıdıklarını dile getirmişlerdir. Buna mukabil, yurtdışına gitmeyi tercih etmeyenlerin birincil gerekçeleri, sırf ülkelerine hizmet etme aşk ve hevesinden ibaret bir yoruma dayanmıştır.