DÜNYA MİRASI MÜZİK KENTİ GLASGOW
Dünyanın farklı köşelerini keşfetmeyi çok seviyorum. Oralarda değişik ve pek bilinmeyen deneyimler edinebiliyorsunuz. Gördükleriniz size yeni ve güzel ilham kaynakları sunabiliyor, ufkunuzu açıyor

Deniz DİKMEN
Bu hafta gelin, birlikte İskoçya’nın en büyük kenti olan Glasgow’u gezelim.
Edinburgh’dan geliyoruz ve Glasgow’da yaşayan bir müzisyen arkadaşımızı ziyarete gidiyoruz. Hava henüz soğuk olsa da güneşli ve açık. Bulutlar masmavi gökyüzünü süslüyor. Buralara bahar biraz daha geç gelse de ağaçlar yeşillenmiş, çiçek açmaya başlamış bile.
Glasgow, İskoçya’nın batısında, Edinburgh kentinden yaklaşık 1 saat (70 km) uzaklıkta bulunuyor ve Birleşik Krallık’ın üçüncü büyük kenti. Kent, Clyde Nehri kıyısında yer alıyor ve çok renkli bir kültür, sanat, müzik ve gece hayatına sahip.
Glasgow kenti yaklaşık 1500 yaşında ve sadece İskoçya için değil, tüm Britanya Krallığı için tarih, ticaret, ekonomi, kültür, sanat ve eğitim açısından her dönemde çok önemli bir rol oynamış.
Kentin en eski yapısı, hikâyesi 6. yüzyıla kadar uzanan Glasgow Katedrali’dir. Kentin ilk yerleşimi muhtemelen bu katedralin etrafında başlamış ve dünyaca meşhur Glasgow Üniversitesi’nin ilk dersleri de bu katedralin bir bölümünde verilmiştir.
Kentin kurucusu, 6. yüzyılda doğmuş bir Lothian prensesi olan Teneu’nun oğlu Aziz Mungo’dur. Kendisi, ilerleyen yıllarda din eğitimi alarak bölgede Hristiyanlığın yayılmasında önemli rol oynamış bir misyonerdir.
Aziz Mungo, kentin hem kurucusu hem de koruyucusu olarak bilinir ve mezarı günümüzde Glasgow Katedrali’nde bulunmaktadır
Glasgow, adını Keltçede “Cleschi” ve Galcede “Glaschu” kelimelerinden alır; bu kelimeler “çok sevdiğim yeşil yer” anlamını taşır.
Gerçekten burası yemyeşil, uçsuz bucaksız parklarla donatılmış muhteşem bir diyar. Kent genelinde yaklaşık 90 park bulunmaktadır. En ünlüleri ise Glasgow Botanik Bahçeleri, Hidden Park (Gizli Park), Scottish Poetry Rose Garden (İskoç Şiir ve Gül Bahçesi), Kelvingrove Parkı ve Maxwell Parkı’dır.

Armasında dört sembol var
Glasgow’un armasında dört sembol bulunur: bir kuş, bir çan, bir balık ve bir ağaç. Bu arma ilk kez 1866 yılında kullanılmıştır ve bu dört sembol Aziz Mungo’ya atıfta bulunur.
Ağaç hiç büyümeyen bir ağaç, kuş hiç uçmayan bir kuş, balık hiç yüzmeyen bir balık ve çan hiç çalmayan bir çandır. Bu semboller Aziz Mungo’nun efsanelerine ve mucizelerine dayanır.
Rivayete göre Aziz Mungo, kendisine emanet edilen ve sönmüş olan kutsal ateşi bir çınar dalıyla yeniden alevlendirmeyi başarır. Kuş bir bülbüldür; Mungo’nun arkadaşları tarafından öldürülür ancak Mungo onu yeniden canlandırır. Balıklar, ağızlarında altın yüzükler taşıyan balıklardır. Çan ise muhtemelen dönemin papası tarafından hediye edilmiştir ancak zamanla kaybolmuş, 1641 yılında yerine yenisi yapılmıştır.
Armanın üstünde yer alan motto ise: “Bırakın Glasgow gelişsin!”
Aracımızla kente girdiğimizde tarihi doku bizi büyülüyor. Özünde bir Orta Çağ kenti olan Glasgow’un merkezinde bu döneme ait çok az bina kalmıştır. Mevcut yapıların çoğu 1800’lü yıllardan günümüze uzanır ve bu durum kente kendine özgü bir karakter kazandırır.
Kent, High Street ve Glasgow Cross çevresinde; Trongate ve Gallowgate olmak üzere ikiye ayrılan Saltmarket bölgesi etrafında şekillenmiştir.
Saltmarket, eskiden “Waulcergait” olarak bilinirmiş ve özellikle yün üretimiyle ilişkiliymiş. 18. yüzyılda ise Merchant City’ye yakın, gözde bir yerleşim alanı hâline gelmiştir.
Kentin kalbinde, Glasgow Katedrali’nin yanı sıra 1471 yapımı Provand’s Lordship ve Papazın Evi gibi tarihi yapılar da görülebilir. Burada İskoç mobilyaları ve eski portreler sergilenmektedir.
Glasgow Merkez Tren İstasyonu da 1879 yılına ait tarihi bir yapıdır. Caledonian Railway tarafından inşa edilen bu istasyon, Clyde Nehri’nin kuzey kıyısında yer alır. İstasyon, Grahamston Köyü’nün üzerine kurulmuştur. Ancak Mart 2026’da çıkan büyük bir yangın sonucu bu tarihi yapı ciddi hasar görmüş ve 1851 yılına ait Union Corner bölümü tamamen yok olmuştur.

Glasgow Üniversitesi
Dünyanın en eski üniversitelerinden biri olan Glasgow Üniversitesi de burada yer alır ve 19. yüzyıla ait gotik tarzındaki binası mutlaka görülmelidir.
Biz de kentin sokaklarında gezerken sürekli yeni keşifler yapıyoruz. Glasgow, mimarisi ve modern yaşamı ile oldukça özgün bir kent. Sokaklarında İskoç kültürünü hissediyor, sokak müzisyenlerini dinliyor, yerel publarda vakit geçirip lezzetler tadıyoruz.
Kentin sosyal yaşamı son derece canlı ve samimi. İnsanların sıcaklığı şehre ayrı bir renk katıyor.
Glasgow’da gezilecek yer sayısı oldukça fazla. Müzeler ve sanat galerileri gerçekten etkileyici. Bunlardan biri olan Kelvingrove Sanat Galerisi ve Müzesi’nde Van Gogh ve Dali gibi ünlü sanatçıların eserlerini görebilirsiniz.
Ulaşım tarihine ışık tutan Riverside Müzesi de oldukça ilgi çekicidir. İçinde trenler, arabalar, tramvaylar ve bisikletler bulunur. Özellikle çocuklar için çok keyifli bir deneyim sunar.
Ayrıca Glasgow Science Centre da interaktif yapısıyla ziyaretçilerin ilgisini çeker.
Alışveriş ve kahve keyfi için Buchanan Street ideal bir noktadır. Mağazaları, butik dükkânları ve hareketli atmosferiyle oldukça keyiflidir.
Bir kültür-sanat kenti olan Glasgow; Hunterian Müzesi, Burrell Koleksiyonu, Kraliyet İskoç Ulusal Orkestrası, BBC İskoç Senfoni Orkestrası, İskoç Balesi, Kraliyet Konservatuvarı, Citizens Tiyatrosu ve İskoç Operası gibi önemli kurumlara ev sahipliği yapar.
Futbol açısından da Glasgow’un önemli bir yeri vardır. FIFA tarafından tanınan ilk uluslararası maç 1872 yılında İskoçya ile İngiltere arasında burada oynanmıştır.
Glasgow, müzik dünyası açısından da oldukça önemli bir şehirdir. Britannia Music Hall ve Glasgow Royal Concert Hall gibi mekânlar uzun yıllardır önemli etkinliklere ev sahipliği yapmaktadır. 2013 yılında açılan OVO Hydro ise 14.000 kişilik kapasitesiyle büyük konserlere sahne olmaktadır.
Müzik Kenti ilan edildi
Bu güçlü müzik kültürü sayesinde Glasgow, 2008 yılında UNESCO tarafından “Müzik Kenti” ilan edilmiştir. Her yerde canlı müzik yapan salonlar ve Müzik konusunda kültürel faliyetleri görebilirsiniz.
Biz de şehir merkezini gezdikten sonra Burrell Koleksiyonu’na gidiyoruz. Pollok Park içinde yer alan bu müzede dünyanın dört bir yanından yaklaşık 9000 eser sergilenmektedir.
Müze, doğal ortamıyla büyüleyici bir atmosfere sahiptir ve Londra’daki V&A Müzesi ile kıyaslanır. Müze çıkışında parkta İskoçya’nın simgesi olan oldukça büyük Highland sığırlarını görmek de ayrı bir keyifti.
Ardından akşam yemeği için göçmen nüfusun yoğun olduğu West End bölgesine geçiyoruz. Burası bana New York’taki Harlem’i hatırlatıyor. Farklı mutfaklara ait restoranlar yan yana sıralanmış.
Müzisyen dostumuzla birlikte harika bir günün ve keyifli bir akşam yemeğinin tadını çıkarıyoruz.
Kültür, sanat ve müzikle dolu bu muhteşem şehri, İskoçya’ya yolunuz düştüğünde mutlaka ziyaret etmenizi öneririm. Çok seveceksiniz.
