Kalanlar, gidenler
GalataPerform tarafından düzenlenen, 'Yeni Metin Festivali' bu yıl 11'inci kez seyircilerini ağırladı. 26 Kasım- 4 Aralık tarihlerinde gerçekleştirilen festivalin bu yılki teması 'korku' olarak belirlendi.
‘Türkiye’nin ilk Oyun Yazarlığı Festivali’ olmasının yanı sıra; oyun sonunda seyircilerle doğrudan kurulan iletişim ve diyalog biçimi de festivalin özgün yapısını açığa çıkarıyor.
Olup biteni seyredenler
Önceki akşam, festival kapsamında, DasDas Sahne’de oynanan ‘Kalanlar’ adlı oyun, kafada bir sürü soru işaretiyle yolladı seyircilerini. Bir ölümün ardından, ‘bir araya gelmek zorunda kalan’ dört kadını izledik. Birbirinin hayatında hiç olmayan insanların, bir zorunluluk gereği bir araya gelmeleri ve yapıları itibarıyla birbirinden farklı olmaları, beraberinde bir sürü çatışmayı da getiriyor. Her bir karakterin; hayata, insanlara, ölüme, sevgiye ve alışkanlıklara dair bakış açılarının getirdiği farlılıklar, çatışmalar, oyun boyunca kendini gösterdi.
Kadınlar arasındaki farklılıklar, yalnızca doğum ve ölümle değil; sınıf farklılığı ve kültürel düzeyde de kendini önemli ölçüde hissettirdi.
Adana’da doğup büyüyen ve muhtemelen daha önce başka bir şehre hiç gitmemiş olan evin temizlik görevlisi ve onun etrafındaki üç kadının davranış kalıpları, bu ‘farklılığı’ gözümüzün içine soktu. Evin büyüğünden geriye kalan değerli bir eşya üzerine harekete geçen kadınlar, eşyanın kayıp olduğunu anlamaları üzerine kolayca bir suçlu bulurlar: Temizlikçi kadın. Neden? Çünkü bu kişi, alt sınıftan olduğu için, kadınların gözünde kolayca eşyayı çalabilecek bir figürdür. Zayıftır, onlar gibi ‘Cumhuriyet Kadını’ değildir, okumamış belki de okuyamamıştır. Şüpheler onun üzerine yoğunlaşırken, onunla aynı evde yaşayan ve ailenin bireylerinden biri olan diğer kadından şüphe edilmez. Neden?
Ölü evinin ağırlığı artık yoktur; dünyevi meseleler yerini alır, mücevherin değeri sorgulanır. Telefon görüşmeleri yapılır, alakasız bir ‘hediye’ çıkar ortaya. ‘Bizim aslımız nereden gelir?’ sorusu sorulur ve hiç kimse aynı cevabı veremez. Birbirlerine yabancılaşan insanlar, hediye ve ortak geçmiş üzerinden bir ‘aynılık’ bulmaya çalışır fakat sonuç hep başarısızlıklara sonuçlanır.
Büyük kızın aklı hep ‘gitmek’tedir. Sürekli uçağın kalkış saatinden bahseder, konuşurken araya ‘Avrupai kelimeler’ sokar, bunlar hep eğreti durur. Onun gitmek üzerine ve geri dönmemek üzerine kurduğu hayatını yakından göremeyiz. Oyunda buralara girilmez, bu bir eksiklik mi yoksa bilerek girilmeyen bir konu mu bunu bilmek zor. Bence orada daha başka şeyler var.
Eşyalarla birlikte gidenler
Bütün bu telaş ve kargaşada (evde eşyalar arasında bir şeyler aranırken) bir defter çıkar ortaya: Ölüden geriye kalan, unutmamak için yazdığı şiirler. Sayfalar karıştırılır, Özdemir Asaf’ın şiiri çıkar karşımıza; “Sonra çekildim bir kenara, seyrettim olup biteni. Baktım; kimde ben ne kadarım, kim bende ne kadar kalmış diye. Geçen ömrüme bir damla gözyaşı akıttım.”
Oyun boyunca şiir okunur. Biz de dışarıdan bakarız, seyrederiz olup biteni.
Karakterler bir bir gitmeye başlar sahneden. Her karakter, ayrılışla birlikte bir eşya götürür. Her eşyada ev daha da boş kalır. Kalabalık yerini ıssızlığa bırakır. Kalanlar kalır, gidenler gider; herkes başa döner. Kalanlar, temizlikçi kadın ve evin kızı, geride kalan geçmişin üzerinden ve yaşadıkları evin canlılığından bahseder. Tam burada, ‘Bir ev, yalnızca eşyalardan ve insanlardan örülü beton yığını mıdır?’ sorusu geldi aklıma.
Oyunun içeriğinin yanı sıra, sahne ve ışıkların kullanımı da epey güzeldi. Karakterlerin arasında geçen yoğun tartışmalar, ışığın açısından dolayı, gölgelerine yansımıştı. Müzik, şiir ve son sahne, bir ağıt gibiydi; kalanın işi hep daha zordur.
Oyuncu kadrosunun; yönetmenin ve yazarın tamamının kadın olması da oyuna ayrı bir güzellik kattı.
Son olarak, oyunu izlememde katkısı olan Şirin İnci’ye teşekkürlerimle…
