SON DAKİKA

Tolstoy, Savaş ve Barış'ı 2026'da yazsaydı...

Bu hafta, Lev Tolstoy'un efsane kitabı Savaş ve Barış'ı hep birlikte anlamaya çalışacağız. Tolstoy gençliğinde Kırım Savaşı'nda topçu subayı olarak bizzat cephede bulunmuştur.

Ölümle, barutla ve savaşın hiçbir "kahramanlık" veya "romantizm" içermeyen vahşi, absürt yüzüyle orada tanışmıştır. Aristokratik bir aileden gelmesine rağmen, soyluların yapay ve gösterişli hayatından tiksinmeye başlamış, derin bir ruhsal arayışa girmiştir.

Kitap, adından da anlaşılacağı üzere iki zıt dünyayı sürekli çarpıştırır. Bir yanda savaş meydanlarındaki stratejiler, kan, ölüm ve orduların kaosu (Savaş); diğer yanda St. Petersburg ve Moskova'nın ışıltılı balo salonlarındaki aşklar, ihanetler, evlilikler ve gündelik yaşam (Barış) vardır.

Olaylar,19. yüzyılın başlarında, Napolyon Savaşları döneminde (1805-1820 yılları arasında) Rusya'da geçer. Roman, Napolyon ordularının Rusya’yı işgali gibi devasa tarihi gerçeklerin, Rus toplumu ve özellikle aristokrasi üzerindeki yıkıcı ve dönüştürücü etkilerini anlatır.

Tolstoy kitabında, Thomas Carlyle gibi düşünürlerin savunduğu "Tarihi büyük adamlar yazar" (Büyük Adam Teorisi) anlayışını yerle bir etmek istemiştir. Kitabın kalbinde yatan felsefe ise tarihsel determinizm ve bir tür kaderciliktir. Tolstoy’a göre tarih, önceden yazılmış bir senaryo gibi dümdüz akmaz; tarihsel olaylar, milyonlarca sıradan insanın "sonsuz küçüklükteki" eylemlerinin, arzularının ve tesadüflerin birleşimiyle ortaya çıkan kaotik bir dalgadır.

Napolyon gibi liderler, olayları yönettiklerini sanan devasa bir "kontrol yanılsaması" içindedirler. Aslında onlar, tarihin akışına en çok esir olan, sistemin içinde elleri kolları en çok bağlı olan figürlerdir. Tolstoy bize şunu fısıldar: Savaşları harita başındaki generallerin dahiyane planları değil; cephedeki isimsiz bir askerin anlık korkusu, bir atın tökezlemesi veya askerlerin kolektif psikolojisi kazanır ya da kaybeder.

Peki o zaman, Tolstoy neden aynı zamanda bir Filozof olarak kabul edilir? 

Onu salt edebi bir dehadan ayıran şey, romanı estetik bir kurgudan ziyade epistemolojik bir araç olarak kullanmasıdır. İnsan iradesinin sınırları, ahlakın kaynağı ve devlet otoritesinin meşruiyeti gibi konularda sistemli bir felsefe üretmiştir.  

İçinde bulunduğumuz 2026 yılında ise, Amerika’dan Orta Doğu'ya kadar uzanan savaşlara baktığımızda, Tolstoy’un tezinin ne kadar isabetli olduğunu görürüz. Bugün de yüksek teknolojiyle, savaşan modern liderler (çağımızın Napolyonları), olayları tamamen kontrol edebilecekleri yanılsamasını yaşıyorlar.

Oysa Tolstoy'un felsefi merceğinden günümüze bakarsak tablo şudur: Masada çizilen stratejiler ile sahadaki kanlı gerçeklik asla uyuşmaz. Savaş makinesi bir kez çalışmaya başladığında kendi kaotik kurallarını yaratır. Liderlerin öngöremediği asimetrik çatışmalar, küresel tedarik krizleri, milyonlarca insanın göçü ve sosyolojik yıkımlar tüm matematiksel hesapları bozar. Tolstoy, 2026 yılında bize şu tokadı atar: Jeopolitik çıkarlar, ideolojiler ve ulusal güvenlik doktrinleri; cephede uzuvlarını kaybeden bir insanın veya evladını gömen bir annenin trajedisi karşısında anlamsız birer illüzyondur. Gerçek olan tek şey, o isimsiz insanların yıkım karşısındaki çaresizliği ve yaşama tutunma çabasıdır.

Bunu en iyi doğrulayan argüman ise ATATÜRK’ün liderliğinde ülkemizi işgal eden 7 düvele karşı yazdığımız kurtuluş savaşı destanıdır.

Bu nedenle ABD ve İsrail’in, İRAN’a karşı yürüttüğü bu asimetrik savaşı asla kısa sürede kazanarak, İRAN’I ele geçirebileceklerini düşünmüyorum.

Zira 2500 yıllık Pers İmparatorluğunun devamında İRAN, bu tarz savaşlar konusunda ABD ve onun şımarık zengin patronu İSRAİL’den çok daha derin bir tecrübeye sahiptir. 

Tolstoy kitabın sonunda savaşı; bireysel iradenin sıfırlandığı, insanların birer dişliye dönüştüğü ve "büyük adamların" sadece kendilerini kahraman sandıkları devasa, mantıksız bir yıkım makinesi olarak görür.

Bu nedenle 2026 yılında Savaş ve Barış’ı yeniden yazsaydı, bence yine kitabın sonunda hiçbir detayı değiştirmezdi ancak İRAN halkı için şunu söyleyebilirdi:

‘Keşke, 1979 yılında, radikal dinci Molla rejimi ve devrim muhafızlarının kademeli olarak ülkeyi ele geçirmesine izin vermeseydiniz, dünyanın en önemli petrol ve doğalgaz zenginliklerine sahip olan bir ülke gibi davranıp, bu zenginliği halkın refah seviyesini arttırmak için kullansaydınız, işte O zaman, ABD ve İsrail’in sözüm ona ülkenize demokrasiyi getirmek istiyoruz masallarına, şimdilerde kimse inanmazdı…

Zira biz bu filmi, daha önce Irak ve Suriye için izlemiştik.’


Sol 160x600
Reklam