GÖRÜNMEYEN SAVAŞ BAŞLADI
Bulunduğumuz coğrafyada gün geçmiyor ki ortam karışmasın. Ülkelerin değişik stratejileri ve beklentileri savaşlar çıkarıyor ve yüz binlerce sivil insanın çoluk çocuk demeden boşu boşuna ölmesine neden oluyor.

Hakan DİKMEN
Durum böyle olunca da bazı ittifaklar kuruluyor ki bölgeyi boş sanıp at koşturanlara dur densin. Bunlardan biri de 7 Ağustos 2026 tarihinde imzalananTürkiye-Suudi Arabistan-Pakistan ittifakı. Bence çok değerli olan ve tam da zamanında yapılan anlaşma pek değerli. Pekiyi de bu harekete Washington, Tel Aviv, Tahran ve Yeni Delhi'nin cevabı nasıl olacak merak ediliyor.
Acaba, Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan ittifakı büyürse Ortadoğu'nun güç haritası değişebilir mi? 7 Ağustos'ta Mekke'de imzalanan Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan Ortak Savunma Anlaşması, yalnızca üç ülkenin birbirine verdiği askerî bir taahhüt değil. Bu anlaşmayla birlikte Ortadoğu'da yeni bir güvenlik mimarisinin ilk taşları döşeniyor. Şimdi asıl mücadele, paktı bozmak için değil; onun büyümesini, derinleşmesini ve gerçek bir askerî ittifaka dönüşmesini önlemek için başlayabilir.
MEKKE'DE İMZALANAN ANLAŞMADAN DAHA BÜYÜK BİR HİKÂYE VAR
Mekke'de kalemler kâğıda değdiğinde, dünyanın önemli başkentlerinde hesap makineleri çalışmaya başladı.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan birbirlerine yönelik silahlı saldırıyı ortak tehdit kabul eden bir savunma anlaşması imzaladı. İlk bakışta bu, üç ülke arasındaki askerî işbirliğinin yeni bir aşaması gibi görülebilir. Fakat mesele bundan çok daha büyük. Çünkü bu üç ülkenin aynı masada buluşması, Ortadoğu'da yıllardır devam eden başka bir sürecin sonucudur: Amerikan güvenlik şemsiyesine duyulan mutlak güvenin azalması ve bölge ülkelerinin kendi güvenlik ağlarını kurma arayışı.
Anlaşmayı şimdiden “İslam NATO'su” olarak tanımlamak doğru olmayabilir. Ortada NATO'nun sahip olduğu ortak komuta, askerî planlama, bütçe ve kurumsal yapı henüz yok. Ancak kolektif savunma mantığı bakımından NATO'nun 5. maddesini hatırlatan önemli bir unsur var. Atlantic Council da anlaşmanın NATO tipi tam teşekküllü bir ittifak olmadığını, fakat bölgesel güvenlik mimarisinde önemli bir gelişme olduğunu vurguluyor.
İşte tam burada hikâyenin ikinci perdesi açılıyor.
Çünkü artık soru “Bu anlaşma neden imzalandı?” değil. “Bu anlaşma nereye kadar gidebilir?” Ve daha da önemlisi: “Kimler bu gidişatı değiştirmek isteyecek?”
1. WASHINGTON'IN ÖNÜNDEKİ ZOR DENKLEM.
ABD açısından Mekke Paktı'nın en rahatsız edici tarafı, Suudi Arabistan'ın güvenlik ilişkilerini çeşitlendirmesidir. Fakat Washington'ın işi burada kolay değil.
Çünkü ABD bir taraftan müttefiklerinin kendi savunma yüklerini daha fazla üstlenmesini isterken, diğer taraftan Suudi Arabistan'ın güvenliğini Amerikan sisteminden bağımsızlaştırmasını istemeyebilir. Dolayısıyla Washington'ın önündeki seçenek büyük ihtimalle “pakta karşı çıkmak” kadar basit olmayacaktır. Asıl hedef şu olabilir: Paktı ABD karşıtı bir askerî bloka dönüştürmemek. Türkiye'nin NATO üyeliği bu noktada Washington için önemli bir avantajdır. Ankara bir yandan NATO içinde kalırken diğer yandan Suudi Arabistan ve Pakistan'la yeni bir güvenlik ağı kuruyor.
Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü (Chatham House) daha önce Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Pakistan'la askerî işbirliğini, Ankara'nın farklı güç merkezleri arasında manevra alanı yaratma ve riskleri çeşitlendirme stratejisinin bir parçası olarak değerlendirmişti.
Ama dünyanın bu konuda yorum yazan yazarların ortak kanısı, Washington'ın elindeki araçlar da az değil: Silah sistemleri, savunma teknolojisi, istihbarat paylaşımı, ekonomik ilişkiler ve NATO bağlantısı...
Bu nedenle ABD'nin paktı doğrudan engellemeye çalışması yerine onu yönetilebilir sınırlar içerisinde tutmaya çalışması daha olası görünüyor.
2. TEL AVİV'İN KORKUSU: RİYAD'IN YÖNÜ DEĞİŞİR Mİ?
İsrail açısından mesele çok daha hassas. Türkiye ile ilişkiler zaten son derece gergin. Bir de Pakistan İsrail'i tanımıyor. Suudi Arabistan ise bugüne kadar farklı bir çizgide duruyordu. İşte Tel Aviv açısından kritik soru burada ortaya çıkıyor: Türkiye ve Pakistan'ın güvenlik yaklaşımı, Suudi Arabistan'ın stratejik tercihlerini ne kadar değiştirebilir?
Mekke Paktı'nın resmen İsrail karşıtı bir ittifak olduğunu söylemek mümkün değil. Fakat İsrail'in kaygısı anlaşmanın bugünkü metninden çok, yarın hangi askerî mekanizmaların kurulacağı ile ilgili.
Ortak tatbikatlar... Ortak istihbarat... Ortak hava savunması... Savunma sanayii projeleri... Ortak askerî planlama...
Bunlar gerçekleşirse paktın anlamı değişir.
Bu nedenle İsrail açısından en rasyonel yaklaşım, anlaşmayı doğrudan hedef almak değil, askerî derinleşmesini sınırlamak olabilir.
Çünkü dışarıdan gelecek sert bir tehdit, tam tersine üç ülkeyi birbirine daha fazla yaklaştırabilir.
3. TAHRAN'IN EN BÜYÜK KORKUSU: ÜÇLÜNÜN TEK TEHDİTTE BİRLEŞMESİ
İran açısından Mekke Paktı daha karmaşık bir denklem.
Türkiye İran'ın komşusu ve rakibi; fakat aynı zamanda ekonomik ve diplomatik ilişkileri bulunan bir ülke.
Pakistan İran'la sınır komşusu.
Suudi Arabistan ise İran'ın Körfez'deki en önemli bölgesel rakiplerinden biri.
Dolayısıyla Tahran'ın karşısında birbirinden farklı üç ilişki biçimi var. İran açısından en kötü senaryo, bu üç ilişkinin tek bir ortak tehdit algısında birleşmesi. Bu nedenle Tahran'ın paktın üç üyesini aynı anda karşısına almak yerine, her biriyle farklı bir ilişki yürütmeye çalışması daha akılcı olabilir.
Burada Pakistan örneği özellikle önemli.
Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü'nün değerlendirmelerine göre Pakistan, Suudi Arabistan'la güçlü savunma bağlarına rağmen geçmişte Riyad'ın bölgesel çatışmalarına otomatik olarak katılmaktan kaçındı. Bu bize önemli bir gerçeği gösteriyor: Bir savunma anlaşması ile gerçek bir savaşta asker göndermek aynı şey değildir.
Paktın gerçek sınırı, ilk büyük kriz çıktığında belli olacaktır.
4. YENİ DELHİ'NİN SORUSU: “PAKİSTAN'A KİM YARDIM EDECEK?”
Hindistan açısından Mekke Paktı'nın merkezinde İran ya da İsrail değil, Pakistan bulunuyor.
Yeni Delhi'nin sorusu son derece açık: Pakistan ile Hindistan arasında yeniden savaş çıkarsa Türkiye ve Suudi Arabistan ne yapacak?
Anlaşmadaki kolektif savunma maddesi işte bu nedenle Hindistan tarafından dikkatle izlenecek.
Ancak burada önemli bir ayrıntı var.
“Birine saldırı üçünün tamamına saldırıdır” ifadesi, diğer iki ülkenin otomatik olarak savaşa gireceği anlamına gelmeyebilir. Dolayısıyla Hindistan'ın muhtemel hedefi paktı ortadan kaldırmaktan çok, Türkiye ve Suudi Arabistan'ın Pakistan'a vereceği desteğin sınırlarını belirlemek olabilir.
Yeni Delhi'nin elinde önemli bir diplomatik koz da bulunuyor: İsrail başta olmak üzere, Körfez ülkeleriyle güçlü ekonomik ilişkileri.
Bu nedenle Hindistan'ın önümüzdeki dönemde Riyad'la ilişkilerini daha da güçlendirmesi, Pakistan karşısındaki denge arayışının önemli bir parçası olabilir.
5. İSTİHBARAT SERVİSLERİ NEYİ İZLEYECEK?
Asıl görünmeyen savaş burada başlayacak.
İstihbarat teşkilatları büyük ihtimalle anlaşmanın metninden çok sahadaki sonuçlarını izleyecek. Çünkü gerçek güç, liderlerin birlikte verdiği fotoğraftan değil, sistemlerin birbirine bağlanmasından doğar.
Şu sorular kritik olacak:
• Ortak askerî tatbikat yapılacak mı?
• Ortak istihbarat mekanizması kurulacak mı?
• Hava savunma sistemleri entegre edilecek mi?
• Erken uyarı ve uydu bilgileri paylaşılacak mı?
• Ortak komuta merkezleri oluşturulacak mı?
• Savunma sanayiinde ortak üretim başlayacak mı?
İşte bunların cevabı “evet” olmaya başladığında Mekke Paktı sıradan bir diplomatik anlaşma olmaktan çıkacaktır. O zaman karşımızda gerçek bir bölgesel güvenlik sistemi bulunacaktır.
Ve işte o aşamaya gelinmesi, paktın dışındaki güçlerin asıl kaygısı olabilir.
6. ASIL MÜCADELE PAKTI BOZMAK DEĞİL, BÜYÜMESİNİ ÖNLEMEK
Bence önümüzdeki dönemin en kritik meselesi budur. Mekke Paktı artık imzalandı. Dolayısıyla “anlaşmayı engellemek” aşaması geride kaldı.
Şimdi daha önemli bir soru var:
Mısır katılacak mı? Çünkü Mısır'ın katılımı dengeleri ciddi biçimde değiştirebilir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan üçlüsüne Mısır'ın eklenmesi; Doğu Akdeniz'den Kızıldeniz'e, Körfez'den Güney Asya'ya uzanan daha geniş bir güvenlik ağı anlamına gelebilir. Bu Türkiye için büyük başarı olur.
IISS, daha önce Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır arasında yeni bir bölgesel dörtlünün şekillenmekte olduğunu ve bu ülkelerin ortak güvenlik sorunlarına daha koordineli cevap verme ihtimalinin yükseldiğini değerlendirmişti.
İşte bu nedenle paktın geleceği açısından asıl savaşın “üyelik savaşı” olması şaşırtıcı olmayacaktır.
Üçlü dörtlüye dönüşürse... Dörtlü beşliye dönüşürse... O zaman artık başka bir şey konuşuyor oluruz:
Yeni bir bölgesel güvenlik mimarisi.
TÜRKİYE'NİN ÖNÜNDE BÜYÜK FIRSAT, BÜYÜK DE RİSK VAR.
Mekke Paktı Türkiye'ye çok önemli bir stratejik alan açıyor. Ankara NATO üyeliğini sürdürürken aynı zamanda Körfez'de ve Güney Asya'da yeni güvenlik ortaklıkları kurabiliyor. Türk savunma sanayii açısından da yeni pazarlar ve ortak üretim imkânları ortaya çıkabilir.
Ancak her ittifak beraberinde sorumluluk getirir.
• Yarın Pakistan-Hindistan arasında büyük bir kriz çıkarsa Türkiye ne yapacak?
• Suudi Arabistan İran'la savaşa girerse Ankara'nın yükümlülüğü ne olacak?
• Bölgesel bir çatışma Türkiye'yi istemediği bir askerî denklemin içine çekebilir mi?
Bunların cevabı henüz net değil. Ama, İran ABD ve İsrail savaşında gösterdiği diplomatik başarı bizim ülke olarak köklü ve büyük bir devlet olduğumuzu gösterdi. Rusya ve Ukarayna savaşında da başarılı bir yönetim izlendi. Ama durum burada bitmiyor. İşte Türkiye açısından asıl stratejik sınav da burada başlayacak. Türkiye yalnızca bir ittifak kurmuş olmayacak; aynı zamanda o ittifakın kriz anındaki davranışını yönetmek zorunda kalacak.
MEKKE'DE İMZA ATILDI, ASIL HİKÂYE ŞİMDİ BAŞLIYOR
Mekke Paktı'nı “İslam NATO'su” diye tanımlamak bugün için erken. Fakat onu sıradan bir savunma anlaşması olarak görmek de büyük hata olur. Çünkü bu anlaşma, Ortadoğu'da daha büyük bir dönüşümün işareti olabilir: Devletler artık güvenliklerini tek bir büyük gücün garantisine bırakmak istemiyor.
Suudi Arabistan güvenlik ortaklarını çeşitlendiriyor. Türkiye stratejik manevra alanını genişletiyor.
Pakistan bölgesel ağırlığını artırıyor. Ve bütün bunlar olurken Washington, Tel Aviv, Tahran ve Yeni Delhi yeni hesabı yapmak zorunda kalıyor. Fakat belki de en ilginç gerçek şu: Mekke Paktı'nı en fazla güçlendirebilecek şey, onu istemeyenlerin yapacağı bir hata olabilir. Çünkü aşırı baskı Riyad'ı Ankara ve İslamabad'a daha fazla yaklaştırabilir. Aşırı tehdit Ankara'yı ve İslamabad'ı birbirine daha fazla bağlayabilir. Aşırı askerî baskı ise üç ülkenin ortak savunma mekanizmalarını hızlandırabilir.
Bu nedenle önümüzdeki dönemin gerçek mücadelesi, paktı yok etmekten çok onun kâğıt üzerinde kalmasını sağlamak olabilir.
Ama tarih bize başka bir şey de söylüyor: Büyük ittifaklar, anlaşma masasında değil, ilk büyük kriz anında gerçek kimliğine kavuşur.
Mekke Paktı'nın kaderini de muhtemelen ilk büyük kriz belirleyecek.
O gün Türkiye ne yapacak?
Pakistan ne yapacak?
Suudi Arabistan ne yapacak?
Ve dışarıdaki güçler nasıl karşılık verecek?
İşte o zaman Mekke'de atılan imzanın gerçek değeri ortaya çıkacak.
Mekke'de anlaşma imzalandı.
Görünmeyen savaş ise şimdi başlıyor.