SON DAKİKA
Kültür - Sanat Salı 28 Nisan 2026 02:17

YALNIZLIĞA GEÇİCİ BİR ÇÖZÜM GİBİ

Kimliklerin bulanıklaştığı, zamanın iç içe geçtiği, eskiyle yeninin, dün ile bugünün acımasızca birbirine karıştığı bir varoluş sorgulaması olan, Raf'ın yeni oyunu "Buradan Bakınca Daha Kalabalık" Beyoğlunda Gri Sahne'de seyircisiyle buluştu. Oyun, izleyiciyi kimliklerin belirsizleştiği, tanıdık ama bir o kadar da yabancı bir dünyaya davet ediyor. "Buradan Bakınca Daha Kalabalık" modern insanın kendi kopyaları arasında kayboluşunu ve yeniden var olma çabasını gösterişten uzak sade bir dille anlatıyor.

Yalnızlığa geçici bir çözüm gibi

Deniz ÖZEN BAŞARAN

Doğuş Elden’in yazıp yönettiği, Cansu İrey ve Görkem Dalgıç’ın oynadığı oyundan sonra, Doğuş Elden ile söyleşmek istedim. Elden’in yeni oyunu olan, ‘Sağlam Bir Zemin Arayışı’ nı da 20 Mayıs da DasDas’da izleyebileceğiz üstelik. Elif Nisa Gapaylar ve Ali Eryılmaz’ın oyuncu olarak yer aldığı oyun “İki eski çocukluk arkadaşı, yıllar sonra yeniden yarı gerçek yarı hayal bir düzlemde bir araya gelirler. Unutmak ya da utanmak için sadece 10 saniyeleri vardır.” diye anlatılıyor. Şimdiden iyi seyirler...

Peki Doğuş Elden’i biraz daha yakından tanımaya ne dersiniz? Buyurunuz söyleşimize.

Hukuk eğitimi alırken tiyatroya geçiş yapmışsın. Bu radikal bir karar değil mi? Birçoğu için öte yandan yapılan bir iş tiyatro. O dönemde seni cesaretlendiren ne oldu? 

Aslında tam öyle olmadı. Hukuk okumak istemiyordum. O yüzden bıraktım. Yerine ne koyacağıma dair kafamda net bir fikir yoktu. Taklit falan yapıyordum işte. Hayali karakterler uyduruyordum kafamda, bunları da sanki gerçekmiş gibi birilerine anlatıyordum. Ucuz bir var olma biçimi diyelim. Sonra bunları yazayım dedim. Ne ara dedim, onu tam hatırlamıyorum. Tiyatro fikri çok sonra gelişti. Hem yazar, hem oynarım diye düşündüm galiba. Cesaretli değildim, tam tersi çok korkaktım. Ama işte tiyatroyla ilgilenmek iyi geldi gibi sanki. Sosyal bir yanı vardı. Yeni arkadaşlar falan. Yalnızlığa geçici bir çözüm gibi.

Oyunculuk zor iş

Tiyatroya yazarlık üzerinden giriyorsun. Bugün geriye dönüp baktığında ‘iyi ki öyle de olmuş, oyunculuk bana göre değil’ dediğin oluyor mu? Yoksa ‘hala olabilirim, isteğime bakar’ mı diyorsun.

Oyunculuk çok zor bir iş. Odaklanman lazım, en önemlisi de istemen gerek. Ben yazabilmek için giriştim aslında oyunculuğa. Bir tiyatro üstadı fırçalamıştı beni, tiyatro oyunu yazmak istiyorum dediğimde. Daha sahne görmemiş oyun yazacakmış gibisinden… İşte ben de sahne üstünü bir çözeyim dedim kabaca, o yüzden oyunculuk eğitimi almaya başladım. Bir de konfor meselesi tabi. Oyunculuk yorucu. Böylesi daha rahat bence. Çok iyi oyuncular var. Onlar oynasın ben izleyeyim diye düşünürüm genellikle.

‘Beyoğlu’nda En Kırmızı Akşamüstü’ ilk yazdığın oyun mu? ‘Bazı Detaylar’ ya da ‘Kırık Kanatlar Gazinosu’... Sıralama nasıl? Yazmak senin için aynı zamanda bir kendini sorgulama alanı mı? 

İlk yazdığım oyunlar çok eskilerde kaldı. Bazen ben de hatırlamak istemiyorum. Hep bir şeylerden etkilenerek yazardım o yıllarda. İstanbul’daki ilk yıllarım. Devlet tiyatrosunda oyun izlerdim, ‘tiyatro bu’ derdim. O yüzden yazdığım çoğu oyun bir şeye benzemez. Sıralama baya karışık. Ama o yukarıda söylediğiniz oyunlar yakın döneme ait. Onlardan daha az utanıyorum. Sorgulama alanı demek belki çok iddialı olur. Bilmiyorum tam olarak. Teknik düşünüyorum galiba. Ya da daha basit. Tiyatro yapacağım ve bana bir metin lazım. Yazdığım oyunun provada neredeyse yüzde seksenini değiştiriyor yeniden yazıyorum. Yap boz gibi bir şey oluyor. Eğlenceli kısmı bu bence. Ama tabi insan dişe dokunur bir şeyler de söylemek istiyor. Yazarken böbürlendiğim cümlelerin çoğu provalarda silinip gidiyor. Geriye bir his kalıyor. O his hala varsa güzel.

Yazdığım şeyler komik geliyor

Metinlerinde yalnızlık, geçmişle yüzleşme ve eleştiri, karanlık duygular dikkat çekiyor. Bu temalar kişisel dünyanın bir yansıması mı, yoksa bir tercih mi?

İkisi birden olabilir. Bir şekilde ilk akla gelenler galiba bu yukarıda yazılanlar. Aslında bana çok komik geliyor yazdığım şeyler. O kadar ciddi görünsün istemem metinler. Sürekli yazar bozarım bu yüzden. Ciddi olan her şey biraz korkutur beni. Belki de bu şekilde bastırıyorumdur içerideki bazı şeyleri, bilinmez.

Yazarken “hikâye anlatmak” mı, yoksa “duygu yaratmak” mı daha önemli senin için?

Bu konuda hala kafam çok karışık. Hiçbir zaman iyi hikaye peşimde koşmadım. Eşin, dostun anlattığı hikayeler falan da hiç ilgimi çekmedi. Çoğunlukla dinler gibi yaptım ama dinlemedim. Duygu güzel ama tehlikeli. Yıllar önce okuyup yoğun hissettiğim metinleri bugün okuduğumda pek bir şey hissedemediğim de çok olmuştur. Akış galiba daha anlamlı bir yerde duruyor. Kurgu da diyebiliriz buna. Tasarlamak hoşuma gidiyor o yapıyı. Ne anlattığım ya da ne hissettirdiğim çok önemli değil. 

2020’de kendi sahneni kurmuşsun. Bu kararın arkasında nasıl bir ihtiyaç vardı? Kendi sahnene sahip olmak bir özgürlük mü yoksa daha büyük bir sorumluluk mu?

Babamın ısrarı üzerine giriştik o işe. Bana kalsa çok zordu. Bir tanıdığımızın boş bir mekanı vardı. Dönüştürelim dedik. Zaten sahne açıldı 2 ay sonra pandemi oldu. 1 sene falan vergi ödedim işte. Bir kaç temsil yaptım eşe dosta. Sonra da kapattık. Özgürlük mü yoksa sorumluluk mu olduğunu anlayamayacak kadar kısa sürdü.

Bağımsız tiyatro

Bağımsız tiyatro nedir? Sendeki yansıması ne? Bu bir tercih mi yoksa zorunluluk mu?

Bağımsız tiyatro sorusuna verilecek bir sürü yanıt vardır. Tanımı da alanı da çok geniş bir kavram bence. Eskiden alternatif derlerdi. Biz de öyle derdik. Ne yapıyorsun? Alternatif tiyatro. Küçük sahneler, yeni metinler, meraklı bir seyirci kitlesi. Oralar olmasa buralar olmazdı. Zor ama güzel günlerdi. Bir şeyleri deneyebiliyorduk en azından. Ben hala oralardayım. Yeni oyunun provalarını Gri Sahne’de yaptık. Oyun orada oynuyor. Yıllar önce 2013’te ilk kez yine Gri Sahne’de benim yazdığım başka bir oyunu oynamıştık. Bende ki yansıması böyle bir şey işte. Bir tercih mi yoksa zorunluluk mu sorusuna, Zorunluluk olarak başlayıp yıllar içinde bir tercihe dönüştü diyebilirim. Ben de böyle olacağını bilemezdim. Gençken hayal kurmak çok konforlu. İleride şöyle olacak böyle olacak diyorsun. Bir temeli yok tabi bunun. Öyle olacağına inanmak istiyorsun. Etrafımızda çok parlak yetenekler vardı. Sen içten içe onlar kadar iyi olmadığını biliyorsun ama yine de kendine toz konduramıyorsun. Bir gün ben de olurum gibi aptalca bir şeye inandırıyorsun kendini.  Ama belli bir yaştan sonra insan gerçeklere daha çabuk alışıyor. Olmak ya da olamamak gibi bir yere de getirmek istemem konuyu. Olmak bir sonuç, olamamak bir son gibi algılanmamalı. Hayat devam ediyor işte, hala uğraşıyoruz. Herkes gibi.

rop-i

Tuzu kuru bir tat var

‘Sanat ticari kaygılardan sıyrılıp üretebilmektir’ demişsin. Bugünün tiyatro ortamında bu ne kadar mümkün? 

Ne zaman dedim bu sözü hatırlamıyorum. Ama burada yazdığına göre demişimdir. Kim bilir hangi ruh hali ve hangi koşullarda söylenmiş bir söz. Tuzu kuru bir tat var.  Bir başkası söylese güler geçerdim herhalde. Ama şöyle düşünüyorum bugün herkes bir şekilde bir araya gelip zor şartlarda işini yapmaya çalışıyor. Ve çok güzel şeyler çıkıyor ortaya. Yeni yazarlar, yeni yönetmenler ve oyuncular. Dertleri üretmek ve var olmak. Benim içinde biraz böyle. Yazdığım oyunu ben yapmasam kimse yapmaz. Kurum tiyatrolarını falan zaten işin içine sokmuyorum. Onlar bambaşka alemler. Ama sürekli borçlanarak para kazanamadan devam ediyoruz. Ticari kaygılardan sıyrılmak bu olsa gerek. Başka türlüsü ben ve benim gibiler için şimdilik mümkün değil. O yüzden böyle devam, gittiği yere kadar.

Absürd ve Deneysel Tiyatro için seyirci sence ne kadar açık? İzleyenlerin tepkileri nasıl?

Bana iyi geldi diyebilirim. Son 3-4 senedir bu alanda yoğunlaştım. Ortaya çıkan işler beni mutlu ediyor. Ben klasik düşününce fazla klasik olan biriyim, kendime sınır koyamıyorum. Ama bu alan beni bu anlamda sınırladı. Klasik düşünme, yapıyı boz, başka türlü düşün. İyi geldi. İzleyenler de herhalde memnundur. Tabi memnun olmayanlar da vardır. Çıkışta onlara denk gelmek biraz zor oluyor. Ama memnun kalanlarla denk geliyoruz ve sohbet ediyoruz.

Bir oyunun “başarılı” olduğuna nasıl karar verirsin? Ne tür oyunları izlemekten keyif alıyorsun? 

Seyircisi varsa başarılıdır herhalde. Diğer türlü çok fazla detay var onlara girersek çıkamayız. Ha bir de ödül falan almışsa bir yerlerden o da olabilir. Ne tür oyunları izlemekten keyif alırım? Türle sınırlamam ben, biraz şans işi. Konusuna falan bakarım, ilgimi çekerse giderim.

Sahneyi çok hayal etmiyorum

Oyun yazarken önce metin mi gelir yani sözcükler mi, yoksa sahne hayali mi? Tetikleyen ne olur?

Son dönem yazdığım işlerin hepsi boşlukta geçtiği için galiba sahneyi çok hayal etmiyorum.  Ama provada değişiyor bu durum. Orada metni çoğunlukla yeniden yazarken o zaman sahne ve oyuncu malzemesi çok baskın oluyor. Sözcükler falan yitiriyor anlamını. Bir ritim yakalamaya çalışıyorum.

Yazarlar ve yönetmenler arasında çoğunlukla anlaşmazlık oluyor. Yazarlar metinlerinin değiştirilmesini genelde istemiyorlar. Sen bir yazar olarak metnini değiştiriyor musun? Ya da değiştirilmesine ne tepki verirsin?

Ben bugüne kadar ağırlıklı olarak yazdığım oyunları yönettim. Bir kaç tane yabancı metin yönetme girişimim oldu ama sonuç pek iyi değildi bence. Zaten tiyatro yapma nedenlerimden birincisi kendi yazdığım oyunları yönetmek. Yönetmen olarak yukarıda da dediğim gibi yazdığım metni paramparça etmek hoşuma gidiyor. Gerçi bunun kararını yönetmen olarak verip çilesini yazar olarak çekiyorum. Ama sonuç çoğunlukla iyi oluyor. Tabi bunu başka biri yapsa nasıl tepki veririm, onu tartmak zor şimdi. 

Yazmak ve yönetmek bir avantaj diyebilir miyiz?

Benim için öyle. Ya da bana öyle geliyor. Aksini düşünsem herhalde yapamazdım. 

Tiyatrona baktığımızda video, fotoğraf gibi disiplinlerinde dahil olduğunu görüyoruz. Tiyatroyu daha ‘çok katmanlı’ bir yapı olarak var etmek hakkında ne düşünüyorsun?

Bak ben de bunlar da var, bunları da göstereyim size gibi çocuksu bir duygu galiba işin o tarafı. Ya da fazla takıntılıyım. Oraları da kimseye emanet edemiyorum. Ama hoşuma gidiyor. Bazen sahnede yarım saatte anlatamadığın ya da anlatmak için debelendiğin bir şeyi bir fotoğrafla anlatabiliyorsun. Tabi bu kötü bir tiyatrocu ve iyi bir fotoğrafçı olduğun anlamına gelmiyor. Bazen de tam tersi de mümkün olabiliyor. Bu iç içelik hali benim hoşuma gidiyor. Tekdüzeliği kırıyor bir yerde. Ya da bazı noksanlıkları bir ölçüde kapatıyor da olabilir.

Oyundan göndermeler yapıyorum

‘Buradan Bakınca Daha Kalabalık’ içinde geçen sözcükler, kavramlar kişisel bir hikaye mi? Hereke mesela? Ya da Necati enişte? 

Tamamen uydurma. İyi ki de öyle bence. Hereke’yi hiç görmedim ama çok görmek isterim. Hereke deyince aklıma gerçekten Haneke geliyor oyundaki gibi. Bu ne kadar kişisel bilmiyorum tabi. Necati enişte bir simge aslında. İş bitiren, mevki sahibi sistemin en önemli aparatlarından biri. Hepimizin etrafında vardır böyle tipler. Nalbur mesela. Fonetik olarak kulağa çok hoş geliyor. Ama nalbur bir tanıdığa sahip olamadım şu hayatta. Bu da benim eksikliğim olsun. Oyundan göndermeler yapıyorum belki okuyanların ilgisini çeker de oyuna gelirler diye.

Oyuncu seçimlerinde kurgu belirleyici oluyor mu? ‘Buradan bakınca daha kalabalık’ sağlam bir kondisyon da istiyor fiziksel anlamda, sağlam bacak kası mesela.

Oyuncu konusunda bence çok şanslıyım. Hep yetenekli ve çalışkan oyuncularla çalıştım. Ben onları değil sanki onlar beni seçtiler biraz da. Pek oyuncu tanımam, çevremdeki oyuncu sayısı da bellidir. Onlara en başta provada metni fazlaca değiştireceğimi söylerim onlar da bunu kabul ederlerse yola çıkarız. Aslında benim pozisyonumda birazda şöyle oluyor, bir oyuncu seçmesi açsam kimsenin katılmayacağını, ilgilenmeyeceğini biliyorum, o yüzden o yola hiç girmiyorum. Birileriyle tanışıyorum, bazen tesadüf bazen bir arkadaşın arkadaşı. İletişim kuruyoruz, oturup sohbet ediyoruz. Ortak öfkeler, ortak hayaller… Sonra bir gün beraber bir şeyler yapalım mı diyoruz. Kendiliğinden gelişiyor bu duygu. Nasıl oluyor ben de bilmiyorum. 

‘Sağlam Bir Zemin Arayışı’ ismi bile bir arayışı ima ediyor. Sence herkes hâlâ bir zemin mi arıyor? Sen peki?

O oyunun hikayesi de ilginç. Antalya’da Baküs Sahne’de bir kısa oyun festivali düzenliyorduk. Hepimiz bir şeyler yazıp yönetiyoruz işte. Ben de bir şey yazayım dedim. İsim üzerine hiç düşünmedim. Biraz uzun olsun istiyordum, oyunun kendi kısa ya ismi uzun olsun bari. Öyle çıktı. Herkesin arayışı sağlam bir zemin midir onu ben bilemem. Ben orada iki eski çocukluk arkadaşının yıllar sonraki karşılaşmasına odaklandım. Ben nasıl bir zemin arıyorum noktasına gelince, orası da karışık biraz. Arıyor muyum yoksa ayağımın altındakini korumaya mı çalışıyorum o da belli değil. Düşmemeye çalışıyorum diyelim şimdilik.

Yazarken nelerden besleniyorsun? Belli rutinlerin var mı? Oyunlarını kitaplaştırmak istiyor musun?

Film izlemeyi seviyorum. Galiba en çok besleyen de o. Rutinim yok. Keşke olsa. Bu zamana kadar olmadı, bundan sonrada olmaz herhalde. Oyunlarımı kitaplaştırmayı hiç düşünmedim. Ama uzun zamandır kısa bir roman üzerinde çalışıyorum. Yazıp yazıp siliyorum falan. Eğer bitirebilirsem onun kitaplaşmasını isterim mesela.

Seyirci senin oyunundan çıktığında aklında tek bir cümle kalsın istesen bu ne olurdu?

Karışık ama kafası güzel.