Advertisement
SON DAKİKA

Avrupa'nın geleceği: Cesaret mi, atalet mi?

Jeopolitik belirsizliklerin arttığı, demografik dengelerin değiştiği ve teknolojik dönüşümün baş döndürücü bir hız kazandığı bir çağdan geçiyoruz.

Dünya devletleri yeni dönemin kurallarını yazmaya çalışırken, kıtalar arası rekabet de giderek sertleşiyor. Bu tablo içinde Avrupa’nın nerede durduğu ve nereye yöneldiği sorusu her zamankinden daha kritik.

McKinsey & Company tarafından yayımlanan son çalışma, Avrupa’nın ekonomik rekabet gücünü yeniden inşa edebilmesi için hangi adımları atması gerektiğine ışık tutuyor. Kim Baroudy, Solveigh Hieronimus, Sylvain Johansson, Tunde Olanrewaju ve diğer araştırmacılara göre Avrupa’nın özel sektörü, yeni bir büyüme ve refah dönemini tetikleyebilecek potansiyele sahip. Onlara göre mesele sadece büyüme değil; aynı zamanda Avrupa’nın stratejik özerkliği, güvenliği ve küresel sistemdeki ağırlığı.

Gerçek şu ki, rekabetçilik artık soyut bir kavram değil; doğrudan refahın, istihdamın ve hatta savunma kapasitesinin belirleyicisi. Kamu sektörü yatırım ve büyüme için zemini hazırlayabilir. Ancak şirketler cesur adımlar atmadıkça, risk almadıkça ve ölçek büyütmedikçe bu zemin üzerinde bir ekonomik rönesans inşa etmek mümkün değil.

Avrupa yatırım ortamını yeniden düzenlemeye başlamış durumda. Düzinelerce girişim yürürlükte. “28. düzenleyici rejim” gibi daha bütüncül bir çerçeve oluşturma çabaları gündemde. Savunma harcamaları artıyor. Almanya’nın altyapı ve iklim-nötr yatırımlar için 500 milyar avroluk fon ayırması bu kararlılığın somut örneklerinden biri. Kâğıt üzerinde tablo umut verici.

Ama bir gerçek daha var: Avrupa’nın son yıllarda düşük yatırım temposu. 2025’in ilk dokuz ayında Avrupa odaklı özel sermaye fonları yaklaşık 300 milyar avro topladı; bu küresel taahhütlerin neredeyse üçte biri. Yani sermaye iştahsız değil. Buna rağmen Avrupa şirketleri, sermaye harcamaları ve Ar-Ge yatırımlarında Amerikalı rakiplerine kıyasla yaklaşık yüzde 40 daha az harcama yapıyor. Sorun kaynak eksikliği değil; risk alma iştahı ve hız.

Rekabetçilik; verimli iş ortamı, güçlü inovasyon ekosistemi ve üretken iş gücüyle şekillenir. Yatırım ise bunun hem göstergesi hem de motorudur. Yeni teknolojilerin geliştirilmesi, ticarileştirilmesi ve yaygınlaştırılması yatırım olmadan mümkün değil. Oysa son on yılda Avrupa’nın yatırım nabzı zayıf attı.

2024’te yayımlanan ve dönüm noktası olarak görülen Draghi raporu, Avrupa’nın rekabet açığını kapatabilmesi için yılda 800 milyar avroluk ek kaynağa ihtiyaç duyduğunu ortaya koymuştu. Son tahminler ise artan savunma harcamalarının etkisiyle önümüzdeki beş yıl boyunca yıllık 1,2 trilyon avroluk kamu ve özel sektör yatırımına işaret ediyor. Bu, Avrupa için hem büyük bir yük hem de büyük bir fırsat.

Belki de gerçekten mesele birkaç yüz “olağanüstü” şirketten ibarettir. Küresel ölçekte büyüyebilen, teknoloji üreten, markalaşan ve sermayeyi verimli kullanan firmalar… Avrupa’nın Amerika ile arasındaki büyüme farkını kapatması için nicelikten çok nitelik gerekiyor.

Avrupa bir yol ayrımında. Ya temkinli, ağır ve bürokratik reflekslerle mevcut konumunu korumaya çalışacak ya da kamu iradesi ile özel sektör cesaretini birleştirerek yeni bir sıçrama yapacak. Ekonomik rönesans söylemde değil, yatırımda ve risk almada başlar.

Bu tablo yalnızca Avrupa için değil, Türkiye gibi Avrupa ile güçlü ticari bağları olan ülkeler için de önemli. Avrupa’nın dönüşümü; yeni tedarik zincirleri, yeni pazarlar ve yeni iş birlikleri anlamına gelebilir. Ancak fırsatlar, hazırlıklı olanların kapısını çalar.

Türkiye–AB ticaret ilişkisi derin, karşılıklı bağımlı ve stratejik bir ilişki içindeyiz. Mevcut Gümrük Birliği sayesinde iki taraf büyük ticaret hacimlerine ulaşmış durumda. Ancak bu mekanizmanın güncellenmesi hem hacmi büyütebilir hem de ekonomik entegrasyonu daha dengeli kılabilir.

Bütçesel anlamda doğrudan ortak bir hesap olmasa da AB fonları ve destek araçları, Türkiye’nin rekabet gücünü ve altyapısını güçlendirme potansiyeline sahip. Eğer taraflar siyasi-iktisadi engelleri aşabilir, reform ve modernizasyon süreçlerini hayata geçirebilirse, önümüzdeki yıllarda ticaret hacminde yeni rekorlar görebiliriz. Ama önce Avrupa kendine bakmalı ayağa kalkmalı. 

Kısacası Avrupa’nın geleceği sermayede değil, zihniyette düğümleniyor. Cesaret gösterilirse büyüme gelir. Aksi halde atalet, kıtanın en büyük rakibi olmaya devam eder.