Advertisement
SON DAKİKA

Enerjide nükleer Rönesans mı?

Mehmet Babar 09 Oca 2026

Uzun yıllar boyunca nükleer enerji, küresel enerji tartışmalarının en sorunlu başlıklarından biri oldu.

Büyük kazalar, yüksek maliyetler, yıllarca süren inşaatlar ve kamuoyunda oluşan yaygın tedirginlik… Bütün bunlar nükleeri bir süreliğine sahnenin dışına itti. Dünya, rüzgâr ve güneş gibi yenilenebilir kaynaklara yöneldi; nükleer enerji ise adeta “ertelenmiş bir dosya”ya dönüştü.

Ancak bugün o dosya yeniden açılıyor.

Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) son yıllardaki değerlendirmeleri, küresel enerji sisteminin yalnızca yenilenebilir kaynaklarla dengelenmesinin kısa vadede mümkün olmadığını ortaya koyuyor. İklim krizi derinleşirken, enerji arz güvenliği daha kırılgan hale gelirken ve fosil yakıtlara bağımlılığın siyasi yansımaları daha fazla tartışılırken, birçok ülke nükleer enerjiyi yeniden masaya koymuş durumda. Bu geri dönüş, geçmişteki dev ve hantal santrallerden ziyade, daha küçük, daha esnek ve daha kontrollü bir teknoloji arayışı üzerinden şekilleniyor: Küçük Modüler Reaktörler, yani SMR’lar.

Geleneksel nükleer santrallerin en büyük sorunu, ölçeklerinin büyüklüğüydü. Milyarlarca dolarlık yatırımlar, on yılı aşan inşaat süreleri ve her gecikmede katlanan maliyetler… OECD Nükleer Enerji Ajansı’nın da uzun süredir dikkat çektiği gibi, bu projelerde ekonomik belirsizlik çoğu zaman teknik risklerin önüne geçti. Kamuoyunda hâlâ canlı olan kaza hafızası da bu tabloyu ağırlaştırdı.

Bugün ABD’de NuScale, İngiltere’de Rolls-Royce ve Kanada’da devlet destekli SMR programları, tam da bu sorunlara alternatif üretme iddiasıyla gündemde. Henüz tamamı ticari başarıya ulaşmış projelerden söz etmiyoruz; bazı girişimler ertelendi, bazıları yeniden ölçeklendirildi. Ancak yönelim net: Büyük ve tekil yatırımlar yerine, daha kontrollü ve aşamalı modeller deneniyor.

SMR’lar, devasa beton yapılar yerine, büyük ölçüde fabrikalarda üretilen ve sahada monte edilen modüler sistemlere dayanıyor. Dünya Nükleer Birliği’nin de vurguladığı gibi, bu yaklaşımın temel vaadi; maliyetleri daha öngörülebilir hale getirmek, inşaat sürelerini kısaltmak ve finansal riskleri dağıtmak. Özellikle gelişmekte olan ekonomiler açısından bu model, “ya hep ya hiç” türü yatırımlar yerine daha temkinli bir ilerleme imkânı sunuyor. Ancak bu avantajların önemli bir kısmı hâlâ projeksiyonlara dayanıyor; seri üretimin gerçekten maliyetleri ne ölçüde düşüreceği henüz netleşmiş değil.

Bir diğer önemli başlık güvenlik.

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (IAEA) değerlendirmelerinde de yer aldığı üzere, yeni nesil SMR tasarımları insan müdahalesine daha az bağımlı, pasif güvenlik sistemleri üzerine kurulu. Elektrik kesintisi ya da acil bir durumda, aktif pompalar veya operatör müdahalesi olmadan, temel fizik kurallarıyla reaktörün güvenli moda geçmesi hedefleniyor. Bu yaklaşım, geçmişte yaşanan büyük kazaların temel nedenlerinden biri olan insan hatasına dayalı riskleri azaltmayı amaçlıyor. Elbette bu, riskin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmiyor; ancak riskin yönetilebilirliği açısından önemli bir eşik olarak görülüyor.

Küresel ilginin arkasında yalnızca teknoloji yok. Jeopolitik gerçekler de bu ilgiyi besliyor. Son yıllarda yaşanan enerji krizleri, dışa bağımlı enerji politikalarının yalnızca ekonomik değil, siyasi kırılganlık da yarattığını gösterdi. IEA’nın enerji güvenliği analizlerinde vurguladığı gibi, rüzgâr ve güneş vazgeçilmez; ancak kesintili yapıları nedeniyle tek başlarına yeterli değiller. Sürekli ve düşük karbonlu baz yük üretimi hâlâ kritik bir ihtiyaç ve nükleer enerji bu boşluğu doldurabilecek sınırlı seçeneklerden biri olarak yeniden değerlendiriliyor.

Buna rağmen, çözümsüz kalan başlıklar var. Radyoaktif atık meselesi hâlâ en hassas konulardan biri. Yeni nesil tasarımlar atık hacmini azaltmayı hedeflese de, IAEA’nın da kabul ettiği üzere uzun vadeli depolama konusunda küresel bir uzlaşı henüz yok. Ayrıca SMR’ların kullanacağı HALEU gibi yeni yakıt türleri için güvenilir ve bağımsız tedarik zincirlerinin oluşturulması gerekiyor. Mevcut düzenleyici çerçeveler de, bu kadar modüler ve seri üretime dayalı bir teknolojiye tam olarak uyumlu değil.

Kısacası, nükleer enerji geri dönüyor ama eski haliyle değil.

IEA ve OECD-NEA projeksiyonları, ilk ticari SMR’ların 2030’lu yılların başında devreye alınabileceğini öngörüyor. Bu süreçte erken davranan ülkeler enerji güvenliği ve düşük karbon hedefleri açısından avantaj elde edebilir. Ancak asıl belirleyici olan, bu teknolojinin nasıl yönetileceği ve hangi toplumsal hassasiyetlerle hayata geçirileceği olacak. Aksi halde, teknik olarak mümkün olanın siyasi ve toplumsal karşılığı sınırlı kalabilir.

Nükleer enerji artık yalnızca teknik bir konu değil; enerji politikalarının, kamuoyu güveninin ve uzun vadeli stratejik aklın birlikte tartıldığı bir alan. Dünya, bu tartışmanın sonuçlarıyla yüzleşmeye hazırlanıyor.