Müfredatın kayıp halkası, adab-ı muaşeret
Eğitim sistemimizdeki en büyük yanılgı, çocuğu sadece okulun koridorlarına girdiğinde öğrenmeye başlayan bir öğrenci olarak görmektir.
Oysa çocuk, okul kapısından girdiği an akademik bir bilgi deposu değil, çevresindeki her türlü uyaranı sorgusuzca çeken devasa bir sosyal süngerdir. Ev, bu süngerin temiz suyla buluştuğu ilk yerdir ancak asıl mesele, o süngerin dış dünyadaki bulanık sularla karşılaştığında nasıl bir tepki vereceğidir. Bugün gelinen noktada, eğitimin temelinden bir zihniyet devrimine, yani bir davranış reformuna ihtiyaç duyduğu artık su götürmez bir gerçektir.
Bir çocuğun dünyası sadece ailesinin ona öğrettiklerinden ibaret değildir. Çocuk, belli bir yaştan sonra vaktinin en verimli ve uzun kısmını okulda, birbirinden tamamen farklı kültürel ve ahlaki kodlara sahip ailelerin çocuklarıyla geçirir. Bu heterojen yapı, kaçınılmaz bir modelleme sürecini beraberinde getirir. Evinde nezaketle büyüyen, küfür duyulmayan, şiddetin bir çözüm yöntemi olmadığı öğretilen bir çocuk okul bahçesinde ilk kez güçlü olanın haklı olduğu bir orman kanunuyla tanışabilir. Evdeki steril ortam, sokağın ve okul bahçesinin kaotik gerçekliğiyle çarpıştığında çocuk derin bir ontolojik kriz yaşar.
Bu krizin en somut örneği, çatışma yönetimidir. Mevcut sistemde çocuğa "Kimseye vurma" dersiniz çocuk okulda fiziksel bir müdahaleye maruz kaldığında bu kurala uyar ve dayak yiyen/mağdur konumuna düşer. Eğer "Kendini koru, sen de vur" derseniz, bu sefer kurumsal yapı içerisinde hırçın/suçlu ilan edilir. Çocuğu bu iki ucu keskin bıçak arasında bırakmak, onun karakter inşasına vurulan en büyük darbedir. İşte bu noktada, eğitimin önceliği değişmelidir. İlkokul çağında olan bir çocuğun önüne konulan ilk şey alfabe, okuma, yazma ya da matematik işlemleri değil, adab-ı muaşeret alfabesi olmalıdır.
Adab-ı muaşeret, modası geçmiş bir salon geleneği değil, toplumsal olarak bir arada yaşama sanatıdır. Bir çocuk, teşekkür etmeyi, özür dilemeyi, birinin sözünü kesmemeyi ve en önemlisi kişisel sınırları bir harf gibi, bir rakam gibi temelden öğrenmelidir. Eğer biz akademik bilgiyi, davranış eğitiminin önüne koymaya devam edersek ilerde belki çok iyi integral çözen ama otobüste yaşlıya yer vermeyen, yabancı dil bilen ama empati kuramayan, diploma sahibi ama insan olma yolunda eksik kalmış nesiller yetiştirmeye mahkum oluruz.
Bir çocuk bahsedildiği gibi ne tamamen ailenin bir ürünüdür ne de tamamen okulun… O, toplumun ve maruz kaldığı modellerin bir sentezidir. Bu sentezin sağlıklı olabilmesi için okulun, sadece bilgi aktarılan bir mekân değil, bir karakter atölyesi olarak yeniden tanımlanması gerekir. Davranış eğitimi, ders aralarına sıkıştırılmış birer nasihat değil, müfredatın ana omurgası olmalıdır. Çocuğun okulda gördüğü farklı modelleri süzebilmesi için ona güçlü bir nezaket filtresi kazandırmalıyız.
Sonuç olarak, alfabeyi sökmek bir çocuğun sadece aylarını alır, ancak adabı ve karakteri oturtmak bir ömrünü belirler. Eğer geleceğin toplumunda huzur, saygı ve güven iklimi istiyorsak, kalemi tutan ellere önce o kalemi bir başkasına zarar vermeden nasıl kullanacağını öğretmek zorundayız. Reform, tahtadaki yazılardan değil, yürekteki ve tavırdaki değişimden başlar.

