Sen neyi direkt ediyorsun arkadaş?
İş dünyasında öyle bir enflasyon var ki, hiçbir kurumun rakamlarına sığmıyor: Unvan enflasyonu.
Eskiden her şey daha basitti. Müdür vardı, şef vardı, patron vardı. İsimleri cisimleri belliydi, kimin neye kızacağı, kimin fırça atacağı, kimin ihaleyi alacağı bir hiyerarşi içinde akıp giderdi. Şimdi plazaların o oksijensiz, bol camlı labirentlerinde yeni ve oldukça fiyakalı bir tür türedi: Direktör.
Operasyon Direktörü, Medya Direktörü, Pazarlama Direktörü, İletişim Direktörü, hatta "Mutluluk Direktörü" (Evet, bu da var). İyi de ne iş yapıyor arkadaş bu direktör? İsmi neden direktör?
Bizim memleketin sosyolojik hafızasında bir tane "direktör" vardır, o da teknik direktördür. Onun ne iş yaptığını hepimiz gayet iyi biliriz. Tahtanın başına geçer, 4-2-3-1 dizilişini anlatır, kenarda hakeme itiraz eder, takım yenilince faturayı hakeme kesip "Önümüzdeki maçlara bakacağız" der ve kovulur. Görev tanımı da varoluş amacı da trajedisi de son derece nettir.
Peki ya bu plazalardaki "Operasyon Direktörü" ne yapıyor? Hangi operasyonu yönetiyorsun sen arkadaş? Çöl Fırtınası Harekatı’nı mı idare ediyorsun, yoksa alt kattaki yazıcıdan kağıt sıkışmasını mı çözüyorsun? Pazarlama Direktörü dediğin kişi, normal pazarlama müdürünün İngilizce mail atabilen ve toplantılarda sürekli "insight, KPI, know-how" diyen versiyonu mudur?
Franz Kafka bugün yaşasa, Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında kendini dev bir böceğe değil, "Kıdemli İletişim Direktörü"ne dönüşmüş olarak bulurdu. Çünkü dev bir böcek olmak bile, gün boyu hiçbir somut iş üretmeden sadece süreci direkt etmekten kaynaklanan o derin hiçlik hissinden çok daha sahici bir varoluştur. Bir böceğin en azından kabuğu vardır, bizim direktörlerin ise sadece LinkedIn profilleri...
İnsan sormadan edemiyor; acaba bu "Direktör" unvanı, iş dünyasının o bildik nepotizm (torpil) çarklarının yeni bir icadı mı? Eşin, dostun, patronun "Londra'da okudu ama henüz pek bir şey yapamıyor" denilen yeğeninin yerleştirildiği özel bir ara form mu? Müdür yapsan, adamdan iş bekleyecekler, hesap soracaklar. Genel Müdür yapsan, şirketi batırır. En iyisi biz buna "Direktör" diyelim. Odası geniş olsun, kartviziti ağır dursun, toplantılarda baş köşeye otursun ama günün sonunda tekerleği döndüren yine o isimsiz uzmanlar olsun.
Aslında bir Direktörün iş dünyasındaki temel varoluş amacı, şirketin e-posta trafiğinde bir nevi 'pahalı bir yönlendirici (router)' cihazı gibi çalışmaktır. Yönetimden gelen fırçalı bir maili alır, en başa "Arkadaşlar bu konuya ivedilikle aksiyon alalım, büyük resme odaklanalım" yazar ve altındaki gariban uzmanlara "forward" eder. Toplantılara tam on dakika geç girip, kollarını kavuşturarak "Buradaki katma değerimiz nedir?" diye ufuk açıcı bir soru sorar ve "Benim acil bir call'um var" diyerek on dakika erken çıkar. Aradaki o yirmi dakikalık sürede tam olarak neyi "direkt ettiği" ise, modern iş dünyasının çözülemeyen en büyük gizemlerinden biridir.
Çünkü işin aslı şu: Ortada direkt edilecek bir şey yok. Sadece devasa, absürt bir kurumsal tiyatro var ve hepimize bu tiyatroda roller dağıtılmış. Direktör de bu absürt oyunun, en janti giyinen ama repliği en az olan karakteri.
Günün sonunda teknik direktör bari sahaya çıkıp ter döküyor, istifa edip onuruyla gidiyor. Bizim plaza direktörleri ise ellerinde karton bardak kahveleriyle, sonu gelmez bir toplantıdan diğerine savrulup, varoluşun o dayanılmaz hafifliği içinde süzülmeye devam ediyorlar.
Ne diyelim, iyi direkt etmeler...

