Advertisement
SON DAKİKA
web masthead

Peşin alıp vadeli batmanın dayanılmaz hafifliği

Hakan Özbay 03 Þub 2026

Fizik kanunlarına göre madde yoktan var edilemez, var olan madde yok edilemez. Ancak Türkiye ekonomisinin geldiği son noktada, sanayicimiz bu kanunu çürütmek üzere. Elimizde ne var? Yoktan var edilen borçlar ve varken yok olan kâr marjları.

Eskiden krizlerin bir raconu vardı. Dolar fırlar, sanayici saçını başını yolar ama "Neyse, ihracat kapısı açıldı, malı dışarı satar yırtarız" derdi. O, bildiğimiz, tanıdığımız, huyunu suyunu bildiğimiz "Eski Türkiye Krizleri"ydi. Onları özleyeceğimiz aklımın ucundan geçmezdi.

Şimdi karşı karşıya olduğumuz şey, bir krizden ziyade, çözümü olmayan bir matematik problemi gibi. Hatta bir tür "Zaman Makinesi Paradoksu".

PEŞİN SATAN İLE VADELİ ALANIN MEYDAN SAVAŞI

Sistem şöyle işliyor: Sanayici, ham maddeyi alacak. Ham maddeci kapıda bekliyor, elinde pos cihazı yok, IBAN yok, sadece "Nakit" diyor. "Para peşin, kırmızı meşin." Ham maddeyi bugün alıyorsun, parasını dün ödemiş olman lazım. Öyle bir aciliyet. Sonra sanayici bu ham maddeyi alıyor, işliyor, elektriğini yakıyor, işçisini çalıştırıyor, ter döküyor ve bir ürün ortaya çıkarıyor. Sırada satmak var. Alıcı geliyor. Alıcı rahat. Alıcıda bir "Avrupa Yakası Burhan Altıntop" rahatlığı var. Diyor ki; "Abi mal güzel de piyasa durgun. Ben bunu 6 taksitle alırım. Ya da kredi kartına çek, banka parasını sana ne zaman verirse o zaman al."

İşte absürtlük burada başlıyor. Sanayici, ham maddeyi bugünün parasıyla peşin alıyor, malı satıp parasını gelecekte (en iyi ihtimalle 6 ay sonra) tahsil ediyor. Aradaki o 6 ayda ne oluyor? Enflasyon canavarı, banka komisyonları, kredi kartı valörleri paranın yüzde 13’ünü, 15’ini "Hüp" diye içine çekiyor. Yani sanayici aslında üretim yapmıyor; finansal bir hayır kurumu işletiyor. Peşin alıp vadeli satarak, aradaki farkı kendi cebinden finanse eden devasa bir sosyal sorumluluk projesi.

ÇİN EJDERHASI VE BİZİM KÜRDAN KILICIMIZ

Bir de "İhracat yapar kurtarırız" masalı vardı, hatırladınız mı? O masal da bitti. İhracatın cirodaki payı yüzde 30’lardan yüzde 8’lere çakılmış durumda. Neden? Çünkü dolar kuru, bir yoga eğitmeni kadar sakin. Yerinden kıpırdamıyor. Kur düşük kalınca bizim mal, elin Hans’ına, George’una pahalı geliyor.

Üstüne bir de Çin faktörü var. Çin, "Agresif Fiyat Politikası" adı altında, dünya piyasasına öyle bir mal yığıyor ki, sanayicimiz ölçek ekonomisinde Çinliyle yarışmak için değil üretim bandı, fabrikadaki kediyi bile satsa maliyeti kurtaramıyor. Sipariş yok, verimlilik yok. Çin süpürgeyi açmış, bütün küresel siparişleri vakumluyor. Bizimkiler de "Belki kırıntı kalır" diye bekliyor.

2026’YA KADAR NEFESİNİ TUT (ÖLMEZSEN)

Peki, ışık var mı? Tünelin ucu görünüyor mu? Görünüyor ama tünelin ucu 2026’nın ikinci yarısına çıkıyor. Yani sektörün önde gelenleri diyor ki: "2025’i unutun. O yıl yaşanmamış sayılacak. Takvimden silelim. 2026’nın ilk yarısında da Ramazan falan derken idare edeceğiz. Bayramdan sonra bakarız." Bu ne demek biliyor musunuz? Sanayiciye "Su altında nefesini 1,5 yıl tut, sonra yüzeye çıkınca konuşuruz" demek.

Ha, bir de bu can pazarının ortasında, Avrupa'dan "Yeşil Mutabakat" sesleri geliyor. Adam can derdinde, Avrupa "Ama senin karbon ayak izin..." diyor. Yahu adamın nakit ayak izi kalmamış, bataklıkta boğuluyor, sen karbon diyorsun.

Özetle; düşük kur, yüksek faiz ve Çin kıskacı arasında kalan sanayici, şu an Türk ekonomi tarihinin en ilginç deneyini gerçekleştiriyor: Parası olmadan, kâr etmeden, sadece inatla ayakta kalarak ne kadar yaşanabilir? Eğer 2026’nın yazında hala ayakta kalan sanayici görürseniz, gidin elini öpün. Çünkü o artık sadece bir iş insanı değil, aynı zamanda bir sihirbazdır.