SON DAKİKA

Belirsizlik bir yol mudur?

Selçuk Akmaz - sselcukakmaz@gmail.com Perşembe 26 Mart 2026 02:00

Her sabah olduğu gibi o sabah da ayakkabılarını giyerken derin bir iç çekti. Eskiden bu ayakkabıları giydiğinde dünyayı fethedeceğinden emin adımlarla çıkardı o kapıdan.

Geçmişin o parlak günlerinde, devasa projelerin altına imzasını atarken tam anlamıyla bir kibir abidesi sayılmazdı belki ama, "Ben yapmazsam kimse yapamaz" diyecek kadar da yüksekten bakardı hayata. Şimdi ise hayat, ona o soğuk ve ağır yüzünü göstermiş, altın kaplamalı sandığı o kalkanları birer birer soymuştu. Yorgundu, zaman zaman çaresizdi ama garip bir şekilde her gün o kapıdan aynı anlaşılmaz motivasyonla çıkmaya devam ediyordu.

Fakat bugün diğerlerinden farklıydı. Ne telefon rehberinde arayacak birini bulabilmişti ne de sahte bir bahaneyle sığınabileceği bir telaşı vardı. Sadece düşünceleri, uzayıp giden yollar ve o derin sessizlik... Yürüdü. Nereye gideceğini bilmeden, sadece adımlarının ritmine sığınarak yürüdü. Birkaç vitrinin önünde durdu, kendi yansımasında eski 'kendini' aradı ama bulamayıp yola devam etti. Adımları onu daha önce hiç geçmediği, eski ama bir o kadar da zarif taş binaların olduğu dar bir sokağa çıkardı.

Nefesi daraldığında, adımları iyice ağırlaştığında soluklanmak için o ahşap, oymalı kapının pervazına yaslandı. Sırtını kapıya dayadığında çalan zilin farkında bile değildi. O sadece biraz dinlenip yoluna –hangi yolsa o– devam edecekti.

Aniden kapı içeri doğru aralandı. Beklemediği bu hareketle sendelerken, içeriden gelen o naif, adeta insanı sarıp sarmalayan sesle irkildi: "Ah efendim, lütfen buyurun, hoş geldiniz... Biz de sizi bekliyorduk."

Daha ağzını açıp tek bir kelime edemeden kendini içeride buldu. Dışarıdaki dünyanın tüm griliğini silip atan, sıcak, büyülü ve umut dolu bir salondu burası. Naif sesin sahibi, yüzünde güller açan yaşlıca bir adamdı. Adam onu nazikçe bir koltuğa oturturken, bir yandan da taze demlenmiş çayın ve kokusu odayı dolduran sıcak çöreklerin olduğu bir tepsiyi önüne sürüvermişti.

Bir şeyler söylemek, "Yanlış anladınız, ben yoldan geçen biriyim" demek istedi. Ama geçmişteki o mağrur adamın aksine, bedeni çok daha dürüsttü. Susuzluğu boğazını kurutmuş, günlerdir doğru dürüst bir şey yemeyen midesi adeta ona sessiz kalmasını emretmişti. Sustu. O sıcak çaydan bir yudum aldı, sonra bir yudum daha...

Karşısındaki adamın yüzündeki o bilge gülümseme hiç silinmedi. İkram faslı yavaş yavaş biterken, odadaki sessizlik artık rahatlatıcı olmaktan çıkıp, cevabı beklenen bir soruya gebe kalmıştı. Yaşlı adam ellerini dizlerinde kavuşturdu, gözlerinin içine büyük bir umutla bakarak o soruyu sordu:

"Evet... Şimdi bizim için getirdiğiniz örnekleri görelim. Neler tasarladınız bizim için?"

Zaman durdu. O şatafatlı geçmişinde olsa, çantasından onlarca parlak fikir çıkarır, masaya vurarak anlatırdı. Ama şimdi elleri boştu. Sadece baktı. Yutkundu. Eskiden asla kuramayacağı o aciz ama bir o kadar da özgürleştirici cümleyi fısıldadı:

"Ben... Ben o değilim."

Oda bir an için zifiri bir sessizliğe büründü. Beklenen tepki şaşkınlık, belki de kibarca kapıyı göstermekti. Ama yaşlı adamın yüzündeki gülümseme daha da derinleşti, gözlerindeki o sıcak ışık daha da parladı. Beklenmedik, insanın ruhunu adeta çırılçıplak bırakan o ikinci soru döküldü dudaklarından:

"Peki ya... Sen kimsin?"

Soru boş salonda yankılanırken, geçmişteki o kibrin, başarıların, unvanların hiçbiri bu soruya cevap veremiyordu. Hayatın ona attığı soğuk tokatların aslında bir uyanış olduğunu, belirsizliğin karanlık bir kuyu değil, yeni bir 'kendi' inşa etmek için tertemiz bir yol olduğunu o an, o ahşap kokulu odada hissetmeye başladı. Belki cebinde gösterecek örnekleri yoktu, belki kim olduğunu o an için bilmiyordu ama uzun zaman sonra ilk defa, içindeki o cılız umut kıvılcımının yeniden alevlendiğini hissetti. Kaybolmuştu evet, ama bulunmanın ilk şartı zaten kaybolduğumuzu kabul etmek değil miydi?

Sol 160x600
Reklam