Modern çağın bitmek bilmeyen hızına ve gürültüsüne ayak uydurmaya çalışırken, farkında olmadan otomatikleştirdiğimiz eylemlerin başında "dinlemek" geliyor. Tıpkı nefes almak, sıradan bir yolda yürümek ya da göz kırpmak gibi…
Toplumun en küçük yapı taşı olarak ezberletilen, kutsiyet atfedilen ve her koşulda sığınılacak son güvenli liman olduğu varsayılan "aile" kavramı, ne yazık ki modern insanın pragmatist hırsları karşısında tarihinin en büyük sınavlarından birini veriyor.
Kıymetli okurlarım, bu haftaki köşemizde yine o çok sevdiğiniz, ancak çoğunluğun yüzleşmekten bucak bucak kaçtığı nahoş gerçeklerden birini masaya yatırıyoruz.
İnsan ilişkilerinin o karmaşık doğasına yakından baktığımızda, her zaman karşımıza çıkan ve aşılması güç olan bir üçgen vardır: Kurulan düzen, sergilenen oyun ve tüm bunların ardında yatan çırılçıplak gerçeklik. İster sadece üç kişinin bir araya geldiği küçük bir topluluk olsun, isterse binlerin, milyonların buluştuğu devasa organizasyonlar...
Evrenin en cömert, en adil öğretmenidir güneş. Ayrım yapmaz; zenginle fakiri, haklıyla haksızı aynı ışıkla yıkar.
Hayat, alelade bir tesadüfler silsilesi olamayacak kadar kıymetli, üzerinde incelikle düşünülmüş muazzam bir nizamı hak edecek kadar zariftir.
Sadakat, sevgi, dostluk ve hatta o çok rasyonel sandığımız iş birliktelikleri… Hepsini ayakta tutan, gözle görülmeyen ama çelikten çok daha sağlam bir bağ vardır. Biz buna güven diyoruz, samimiyet diyoruz, vefa diyoruz.
Güneş her sabah doğduğunda, bize sadece yeni bir günün değil, yepyeni bir ihtimalin müjdesini verir.