Savaşın ekonomisi
Bir zamanlar Ortadoğu denilince Türkiye'yi de içine alan haberleri görünce içim bir burkulurdu. Oysa şimdi nerede olduğumuzu anlamak için çaba sarf ediyorum.
Bizi dışlayan Avrupa Birliği son zamanlarda pek sever oldu. Bir taraftan da Rusya ülkemizde bazı karışıklıkların olabileceği bunun kaynağının Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri olacağını söylüyor. Öte yandan da hem terör hem de radikal dinci örgütlerin Türkiye’ye iyice yerleştiğini ve bu konuda fesatça çalışmaya dahi başladıklarını görüyoruz. Mavi Akım Doğal Gaz boru hatlarına da dikkat etmemiz gerktiği ortaya çıkıyor. Bu gibi durumların ekonomiye etki etmemesi imkansız. Bir de hemen doğu komşumuz savaşın eşiğinde.
Ortadoğu bir kez daha tarihsel bir kırılma eşiğinde. Eğer 2026 Şubat ayında Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasında uzun süreli ve bölgeye yayılan bir savaş patlak verirse, bu yalnızca iki ülkenin değil, tüm bölgenin ve özellikle Türkiye’nin kaderini ekonomik açıdan derinden etkiler. Coğrafya kaderdir derler; Türkiye’nin kaderi de enerji yollarının, ticaret koridorlarının ve askeri dengelerin tam ortasında yazılıyor.
Böylesi bir savaşın en hızlı ve sert etkisi enerji fiyatlarında görülür. İran’ın devre dışı kalması, Hürmüz Boğazı’nın zaman zaman kapanma riski taşıması ya da Körfez’de tanker sigorta maliyetlerinin katlanması, petrol fiyatlarını uzun süre yüksek seviyelerde tutabilir. Brent petrolün 120–150 dolar bandına yerleşmesi ihtimal dışı değildir. Türkiye ise enerji ithalatçısı bir ekonomi. Yani yükselen her varil fiyatı, doğrudan cari açığın büyümesi anlamına geliyor. Enerji faturasında oluşacak milyarlarca dolarlık artış, döviz ihtiyacını artırır; bu da Türk Lirası üzerinde baskı oluşturur.
Akaryakıt fiyatlarındaki artış, ulaştırmadan gıdaya kadar her sektöre zincirleme şekilde yansır. Enflasyon yeniden hız kazanır. Eğer petrol fiyatları uzun süre yüksek kalırsa, enflasyon geçici değil yapışkan hale gelir. Bu noktada ekonomi yönetiminin karşısına zor bir denklem çıkar: Ya faiz artırarak kuru ve enflasyonu kontrol altına almaya çalışacak ya da büyüme pahasına fiyat istikrarını önceleyecek. Her iki seçenek de maliyetlidir.
Finansal piyasalar da böylesi bir uzun savaşta sarsılır. Küresel yatırımcılar riskli varlıklardan çıkar, güvenli limanlara yönelir.
Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde risk primi yükselir. CDS oranlarının artması, dış borçlanma maliyetini yukarı çeker. Bankaların sendikasyon kredileri pahalanır, reel sektörün döviz borcu daha ağır hale gelir. Bu tablo, kredi daralmasına ve yatırımların yavaşlamasına yol açabilir. Sonuçta büyüme hızı düşer; yüksek enflasyonla birlikte “stagflasyon” riski belirginleşir.
Savaşın bir diğer boyutu dış ticaret ve lojistiktir. İran üzerinden Orta Asya’ya uzanan kara ticaret yolları sekteye uğrayabilir. Irak hattında güvenlik riskleri artabilir. Basra Körfezi’ndeki navlun ve sigorta maliyetleri yükselirse Türkiye’nin ithalat maliyetleri artar. Bu da hem üretici fiyatlarını hem tüketici fiyatlarını yukarı iter. İhracat pazarlarında daralma yaşanması ise döviz gelirlerini azaltır.
Türkiye savaşın tarafı olmasa bile, bölgesel risk algısı turist kararlarını etkileyebilir. Avrupa’dan gelen ziyaretçi sayısında düşüş yaşanması, Körfez ülkelerinden gelen turist akışının zayıflaması ihtimali vardır. Turizm gelirlerinde birkaç milyar dolarlık bir kayıp bile cari dengeyi zorlayabilir.
Güvenlik boyutu ise bütçe üzerinde ayrı bir baskı oluşturur. Türkiye, NATO üyesi bir ülke. ABD’nin doğrudan taraf olduğu uzun süreli bir savaşta NATO içi dengeler karmaşıklaşabilir. Türkiye’nin doğu ve güney sınırında askeri hareketlilik artarsa savunma harcamaları yükselir. Bu da bütçe açığını büyütebilir. Olası bir göç dalgası ise sosyal harcamaları artırarak kamu maliyesine ek yük bindirir.
Elbette her kriz bazı fırsatlar da doğurur. Türkiye enerji transit ülkesi rolünü güçlendirebilir, diplomatik arabuluculuk kapasitesini artırabilir, savunma sanayi ihracatında ivme yakalayabilir. Ancak gerçekçi olmak gerekir: Uzun süreli bir ABD-İran savaşı Türkiye ekonomisi için net olarak negatif bir senaryodur.
Sonuç olarak tablo şudur. Petrol fiyatı yükselir, cari açık büyür, kur baskı altına girer, enflasyon tırmanır, faizler artar ve büyüme yavaşlar. Ekonomi bir süre yüksek maliyetli bir denge arayışına girer. Türkiye böyle dönemleri daha önce de yaşadı; ancak her yeni kriz, dayanıklılık kapasitesini yeniden test eder. 2026’da böyle bir savaş çıkarsa, Türkiye için asıl mesele sadece dışarıdaki çatışma değil, içeride ekonomik istikrarı koruyabilme becerisi olacaktır.
