Her sabah olduğu gibi o sabah da ayakkabılarını giyerken derin bir iç çekti. Eskiden bu ayakkabıları giydiğinde dünyayı fethedeceğinden emin adımlarla çıkardı o kapıdan.
Kıymet bilmek, sonradan öğrenilen bir nezaket kuralı değil; derin bir bilinç sıçramasının, tabiri caizse "feleğin çemberinden" hakkıyla geçmiş olmanın getirdiği bir olgunluk halidir. Hayatın savurmalarından, hayal kırıklıklarından ve sevinçlerinden süzülerek gelen bu insanlar, etraflarına yaydıkları o sessiz, anlayışlı ve güler yüzlü aurayla hemen fark edilirler.
Her gün zihnimizin içinden binlerce düşünce akıp gidiyor. Birçoğumuz bu kesintisiz akışın kontrolünün tamamen kendi elimizde olduğuna, aldığımız kararların saf bir mantık süzgecinden geçtiğine inanmak gibi tatlı bir illüzyonun içinde yaşıyoruz.
Aman efendim, hoş geldiniz, sefalar getirdiniz! Güzide kentimizin en kuytu ama en aydınlık köşesinde, kalbin tam üzerine inşa edilmiş olan Renkli Rüyalar Hoteli'mize şeref verdiniz.
İş dünyasında başarı genellikle tek bir yönle tanımlanır: Yukarı. Satış grafikleri yukarı çıkmalı, pazar payı artmalı, çalışan sayısı katlanmalıdır.
Güven üzerine konuştuğumuzda genelde onu sıcak bir his, sırtımızı dayadığımız bir dağ ya da huzurlu bir liman olarak betimleriz. Oysa biraz derine indiğimizde güvenin tanımı, var olanlardan ziyade "yok olanlar" üzerine kuruludur.
Bizim coğrafyamızda "aile" denilince akan sular durur. Sofralarımız kalabalıktır, kapımız her daim açıktır.
İnsanoğlunun en tehlikeli konfor alanı, "sahip olduğunu sanma" yanılgısıdır.