Güvenin görünmez bilançosu: Neleri "görmedik"?
Güven üzerine konuştuğumuzda genelde onu sıcak bir his, sırtımızı dayadığımız bir dağ ya da huzurlu bir liman olarak betimleriz. Oysa biraz derine indiğimizde güvenin tanımı, var olanlardan ziyade "yok olanlar" üzerine kuruludur.
Bir mekana girdiğimizde orayı neden güvenli buluruz? Çünkü zihnimiz saniyeler içinde sessiz bir kontrol listesi yapar: “Burada başıma tavan çökmez, burada bana kimse saldırmaz, burada eşyam çalınmaz.” Yani güven, aslında "başıma gelmeyecekler" listesidir. Mekanla yaptığımız sessiz bir anlaşmadır bu; o bize konfor sunmaz, tehlikesizlik vadeder.
İnsan ilişkilerinde ve ticaret hayatında güven mimarisi de tam olarak bu "negatif liste" üzerinden işler.
Birine güvendiğimizde veya bir ticari ortaklık kurduğumuzda, aslında karşı tarafın yapacağı iyilikleri değil, yapmayacağı kötülükleri garanti altına aldığımızı sanırız. “O beni yarı yolda bırakmaz”, “Bu çek karşılıksız çıkmaz”, “Malı eksik göndermez” deriz. Güven, karşımızdaki kişinin potansiyel zarar verme kapasitesini, bizim için kullanmayacağına dair duyduğumuz inançtır.
Ancak tam bu noktada, o görünmez listeyi yaparken hem özel hayatta hem de iş hayatında çok kritik bir hata yapıyoruz: Samimiyet körlüğü.
Ticari intihar: Riskleri "göz ardı" etmek
Ticarette güvenin sarsılması ve maddi kayıp, çoğu zaman karşı tarafın bizi şaşırtması değil, bizim kendimizi kandırmamızın sonucudur. Buna "ticari basiretsizlik" de diyebiliriz.
Diyelim ki bir iş anlaşması arifesindesiniz. Karşınızdaki firmanın finansal tablolarında ufak çatlaklar, yöneticilerinin sözlerinde tutarsızlıklar veya piyasada haklarında fısıltılar var. Bunlar somut verilerdir. Ancak eğer o an nakit akışına çok ihtiyacınız varsa veya o anlaşmanın getireceği kâra aşırı odaklandıysanız (duygusal bağınızda samimi değilseniz), beyniniz bu riskleri "Göz Ardı Et" kutusuna atar.
“Bana yapmazlar, biz eski dostuz” ya da “Bu proje çok kârlı, risk almaya değer” diyerek kendinize dürüst davranmadığınız an, aslında kendi zararınızı imzalamış olursunuz.
İşte bu noktada güven meselesi, psikolojik bir hayal kırıklığından çıkıp, somut bir maliyet hesabına dönüşür.
Karşımızdakine (veya firmaya) dair "yapılmayacaklar listesini" dürüstçe doldurursak; riskli yatırımlardan, batık kredilerden ve tahsilat krizlerinden korunuruz. Güvenmek iyidir ama "kontrol etmek" ve riskleri olduğu gibi kabul etmek ticari bir zorunluluktur.
Ticarette "güvenimi boşa çıkardılar" hissi, para kaybından daha derin bir stres ve "aptal yerine konma" öfkesi yaratır. Oysa en baştan, işaretleri (red flag) görerek, temkinli bir sözleşme yapan tacir, kriz anında şok yaşamaz, B planını devreye sokar.
Soru şudur: Güvenimiz gerçekten sarsıldı mı, yoksa biz mi temeli çürük bir binaya "sağlam raporu" verdik?
Eğer bir ilişkiye veya ticari ortaklığa başlarken, şüphelerimizi "sevgi", "ihtiyaç" veya "kâr hırsı" kılıfıyla örtüyorsak, aslında güveni inşa etmiyor, sadece bir kumar oynuyoruzdur. Karşımızdaki kişi fıtratının gereğini yapıp o "yapmaz" dediğimiz listeyi ihlal ettiğinde yaşadığımız yıkım, aslında o kişinin ihanetinden çok, bizim kendimize olan dürüstlüğümüze ihanetimizden kaynaklanır.
Gerçek güven; "Bana veya işletmeme asla zarar gelmez" demek değildir. Gerçek güven; "Karşımdakini tüm ticari riskleri, karakter defoları ve piyasa gerçekleriyle görüyorum, bunları göz ardı etmiyorum ve bu gerçeklikle masaya oturuyorum" diyebilmektir.
Göz ardı ettiklerimiz, gün gelir en büyük iflasımız veya hayal kırıklığımız olur. Çünkü güven, körü körüne inanmak değil; açık gözlerle, riskleri bilerek el sıkışabilmektir. Belki de bu hafta, başkalarına duyduğumuz güvenden önce, kendi algımıza ve iç sesimize ne kadar güvendiğimizi sorgulamalıyız. Listemizi ve bilançomuzu kontrol etmenin vakti geldi.
