"Nerede o eski insani hatalar?"
Kusursuzluk çağında 'yamuk' durabilmenin lüksü… İnsanoğlu, var olduğu günden beri en büyük yeteneğini, başına gelen felaketlerden sağ çıkma güdüsüne borçludur.
Bizler, düştüğü yerden kalkmayı öğrenen, eli yandığında ateşi kontrol etmeyi keşfeden, yani "hata yaparak" hayatta kalan bir türüz. Hatta biyolojik ve kültürel evrimimiz, bir bakıma hataların ve onlara verilen reaksiyonların toplamıdır. İşletme literatüründe yıllardır "hata önleyici faaliyetler" kurgulanır, Japonların üretim bantlarında "Poka-Yoke" dedikleri sistemlerle insan kusuru süreçlerden ayıklanmaya çalışılır. Buraya kadar her şey verimlilik adına makul görünebilir. Ancak bugün, makinelerin yükselişi ve yapay zeka devrimiyle birlikte bu "sterilizasyon" süreci fabrikanın dışına taşıp, hayatımızın en mahrem alanlarına sızmış durumda.
Yazarken kelimelerimizi düzelten, konuşurken sesimizi pürüzsüzleştiren, fotoğraf çekerken yüzümüzdeki yorgunluğu silen bir teknoloji çağındayız. Makineler hataları sıfıra indirirken, tuhaf bir şekilde insanı da deneyimsizliğe mahkûm ediyor. Peki, her şeyin bizim adımıza düşünüldüğü, riskin ve pürüzün ortadan kaldırıldığı bu "hatasız insan" modeline dünya gerçekten hazır mı?
Mesele şu ki; ekran başındaki simülasyon dünyasında "Geri Al" (Undo) tuşuyla her hatayı telafi edebilirsiniz. Ancak o konforlu koltuktan kalkıp sokağa çıktığınızda, gerçek hayatın "Geri Al" tuşu olmadığını sert bir şekilde hatırlarsınız. Trafikte biri önünüze kırdığında, yağmur aniden bastırdığında ya da yüz yüze bir tartışmanın tansiyonu yükseldiğinde, algoritmaların sunduğu o korunaklı fanus anında kırılır. Dijital dünyada mükemmelliğe alışan zihinler, gerçek hayatın kaotik ve pürüzlü yapısıyla karşılaştığında, sudan çıkmış balığa dönüyor. Hata yapma hakkı elinden alınan insan, aslında mücadele etme kaslarını da kaybediyor.
Bu durumu, hayatı boyunca her akşam dünyanın en iyi şeflerinden eve harika yemekler sipariş eden birinin durumuna benzetiyorum. Evet, o kişi her akşam kusursuz bir lezzetle karnını doyurur, sofrası muazzamdır. Ama günün sonunda, o konforun içinde mutfağa girip kendine basit bir yumurta kırmayı bile unutmuş, el yordamıyla üretme yeteneğini kaybetmiş birine dönüşür. Teknoloji giyilebilir, takılabilir ve hatta derimizin altına işlenebilir hale geldikçe; bizler "dışarıdan söylemeye" alışıyor, kendi hayatımızın mutfağına girmekten imtina ediyoruz.
İşte tam da bu yüzden, yakın gelecekte "kusursuzluk" sıradanlaşacak, "kusur" ise nadir bulunan bir mücevher muamelesi görecek. Her metnin yapay zeka tarafından şiirsel bir dille yazıldığı, her görüntünün filtrelerle mükemmelleştirildiği bir dünyada; el yazısıyla yazılmış yamuk bir not, heyecandan titreyen bir ses tonu ya da bir cümleyi toparlamaya çalışırken verilen o insani duraksama, paha biçilemez bir "sahicilik" göstergesi olacak.
Makinelerin ve algoritmaların hüküm sürdüğü bu pürüzsüzlük çağında; yüz yüze bakmak, el sıkışmak ve arada sırada tökezlemek, insan kalabilmenin en lüks ve en dirençli hali olarak karşımıza çıkacak. Çünkü günün sonunda, hatasız olan makinedir; ama hayatta kalan, daima o hatayı yapıp yoluna devam edebilendir.
