Zirvedeki uçurum
İş dünyasında başarı genellikle tek bir yönle tanımlanır: Yukarı. Satış grafikleri yukarı çıkmalı, pazar payı artmalı, çalışan sayısı katlanmalıdır.
Büyüme ve küçülme, birbirine zıt iki ayrı yön, iki ayrı kader gibi algılanır. Ancak şirket tarihleri yakından incelendiğinde oldukça rahatsız edici bir gerçekle yüzleşiriz: Bir şirketi büyüten dinamiklerle onu çöküşe götüren dinamikler genellikle tam olarak aynı yerde kesişir. Büyüme eğrisinin zirvesi, aslında küçülmenin başladığı gizli noktadır.
Peki, başarının zirvesi nasıl olur da aynı zamanda sonun başlangıcı olabilir?
Başarı formülünün dogmaya dönüşmesi: Her başarılı şirketin bir "altın formülü" vardır. Bu formül onları garajdan çıkarıp plazalara taşır. Ancak büyüme eğrisinin en dik olduğu, kârların rekor kırdığı o zirve noktasında tehlikeli bir psikoloji devreye girer: İnovasyon körlüğü. Şirket, kendisini var eden o orijinal fikre o kadar aşık olur ki, pazarın değiştiğini göremez. Dünün yenilikçi çözümü, bugünün sorgulanamaz dogmasına dönüşür. Zirvedeki şirket, "Biz bu işi biliyoruz" rehavetiyle esnekliğini kaybederken, aslında küçülme eğrisinin ilk adımını çoktan atmış olur.
Ölçeğin ağırlığı ve hantallaşma: Büyüme, doğası gereği karmaşa getirir. Şirket büyüdükçe süreçler artar, departmanlar çoğalır ve o çok övünülen "kurumsallaşma" başlar. Ancak bu büyüme eğrisinin tavan yaptığı yer, aynı zamanda karar alma mekanizmalarının felç olduğu yerdir. Eskiden bir saatte alınan kararlar, artık haftalar süren toplantılara ve bitmeyen onay süreçlerine kurban gider. Büyümeyi sağlayan o çevik enerji, yerini bürokratik bir atalete bırakır.
Yönetici egosu ve "küçük hesaplar" tuzağı: Belki de büyüme ile küçülmenin kesiştiği o bıçak sırtı noktanın en sinsi tehlikesi, karar vericilerin psikolojisinde yatar. Şirketi belli bir noktaya getiren patronlar veya tepe yöneticiler, tablonun hep yeşil olmasını çoğu zaman kendi "sarsılmaz dehalarına" atfederler. Tam da ufka bakıp yepyeni stratejiler geliştirilmesi gereken o vizyon gerektiren zirve noktasında, odak şaşırtıcı bir şekilde daralır. Masaya "küçük hesaplar" gelir. Şirketin geleceği yerine "İktidar alanımı nasıl korurum?", "Kimin sözü geçecek?" gibi kısır çekişmeler başlar. Patronun egosu büyüdükçe, etrafındaki vizyoner ve sorgulayıcı profesyonellerin yerini, sadece bu egoyu okşayan "evet efendim"ciler alır. Düne kadar şirketi büyüten o kararlı ve baskın liderlik, zirvede şirketin nefes borusunu tıkayan ve çöküşü başlatan en büyük engele dönüşür.
Risk alma iştahının kaybı: Bu güç zehirlenmesi ve küçük hesaplar, şirketin karakterini de değiştirir. Küçükken kaybedecek fazla şeyi olmayan şirketler cesurdur. Ancak tepeye ulaşıp "büyük oyuncu" olduklarında, temel motivasyonları kazanmaktan çok ellerindekini korumaya evrilir. Yeni ve devrimsel fikirler, mevcut düzeni ve yöneticilerin konfor alanını tehdit edebileceği korkusuyla rafa kaldırılır.
İki eğrinin kesiştiği nokta: Büyüme eğrisi sonsuza dek yukarı giden düz bir çizgi değildir; bir noktada doygunluğa ulaşır. Asıl mesele, yöneticilerin o tepe noktasına ulaştıklarında egolarını bir kenara bırakıp bırakamayacağıdır. Zirve, arkanıza yaslanıp kibrinizi besleyeceğiniz bir yer değil, aksine kendinizi yeniden icat edip yepyeni bir büyüme eğrisine atlamanız gereken yerdir.
O sıçramayı yapamayanlar içinse acı gerçek şudur: Zirvede atılmayan her adım, aslında aşağı doğru atılmış bir adımdır.