Tarih, bize defaatle göstermiştir ki; her imparatorluk, kendi gerçekliğini dünyaya kabul ettirdiği sürece yaşar.
Son otuz yıla dönüp baktığımızda gördüğümüz manzara, sadece sınır boylarımızda değişen haritalar değil; bir devrin, bir coğrafyanın ve milyonlarca insanın makûs talihidir.
Eğitim sistemimizdeki en büyük yanılgı, çocuğu sadece okulun koridorlarına girdiğinde öğrenmeye başlayan bir öğrenci olarak görmektir.
Son dönemde bölgemizdeki ateş çemberini genişletmek isteyen şer odaklarının, mülkiyetimize ve egemenliğimize yönelik haddini aşan beyanatları, bu toprakların genetik kodlarını ve tarihsel derinliğini kavrayamamış sığ bir zihniyetin ürünüdür.
Eğitim, bir toplumun yarınlarını biçimlendiren en kritik alandır. Ve biz biliyoruz ki, bugünün sınıflarında verilen her emek, geleceğin hayatlarına dokunan sessiz bir iyiliktir.
Geçtiğimiz aylarda kaleme aldığım "Avrupa Güvenlik Mimarisinde Türkiye'nin Kaçınılmaz Rolü" başlıklı yazımda, Avrupa'nın güvenlik stratejisinin Türkiye olmadan inşa edilemeyeceğini vurgulamıştım.
Gazze'de sağlanan geçici ateşkes, bölgedeki sessizliği barışın değil, taktiksel bir bekleyişin habercisi haline getirdi.
Türkiye, uzun süredir büyük kayıpların yaşandığı bir coğrafya. Ancak son dönemde yaşanan bazı tepkisizlikler, artık bu kayıpların toplumun ortak bilincinde yer tutmadığını, hatta kolektif belleğimizin sınırlarından taşmaya başladığını gösteriyor.