TİM'de taht oyunları
Westeros'ta kışın gelmesi yıllar sürer ama bizim iş dünyasında, özellikle TİM (Türkiye İhracatçılar Meclisi) seçimleri yaklaşırken buz gibi rüzgarların esmesi için bir WhatsApp grubunda "Görüldü" atılıp cevapsız bırakılması yeterlidir.
Eğri oturup doğru konuşalım; TİM seçimleri aslında ihracat dünyamızın kendi çapındaki bir Taht Oyunları uyarlamasıdır. Gökyüzünde süzülen ejderhalarımız yok belki ama hakkını yemeyelim; onların yerine uçuk ihracat hedeflerimiz, alev püskürten PowerPoint sunumlarımız ve "sinerji" kelimesiyle uyuşturulmuş bitmek bilmeyen toplantılarımız var.
Diziyi izleyenler bilir; gücün merkezi, herkesin uğruna stratejiler kurduğu o rahatsız Demir Taht'tır. Bizim ihracat diyarında da bu tahtın yıllardır değişmeyen, yazılı olmayan bir kuralı var: "Tekstil Hanedanlığı". Şöyle bir yakın geçmişe bakın; TİM'in kurucu başkanı Okan Oğuz'dan tutun, 2001 sonrası dönemde bayrağı devralan Oğuz Satıcı'ya kadar herkes ipliğin, kumaşın, hazır giyimin içinden süzülüp geldi. Sonrasında ayakkabı ve deri sektörüyle—ki tekstilin en yakın yol arkadaşıdır—Mehmet Büyükekşi dönemi yaşandı. Ardından taht tekrar özüne döndü; İsmail Gülle ile tekstil ve hammaddeleri koltuğu devraldı. Bugün ise TİM Başkanı Sayın Mustafa Gültepe, bu köklü geleneğin, hazır giyim ve konfeksiyon dünyasının kalbinden gelen son temsilcisi.
Kısacası, TİM’in 30 yıllık tarihine baktığınızda başkanların ezici çoğunluğunun gerçekten de tekstil ve hazır giyim ekosisteminden geldiğini net bir şekilde görüyorsunuz. İhracatın lokomotifi olan, istihdamı sırtlayan bir sektörün bu koltukta istikrarla oturması aslında sistemin kendi doğal akışı. Tahtın etrafındaki iplikler o kadar sağlam örülmüş ki, başka bir sektörden gelip o koltuğa aday olmak, Yedi Krallık'ı tek başınıza fethetmeye kalkışmak gibi büyük bir cesaret işi.
İşte tam bu statükonun, bu değişmez denilen düzenin ortasında İKMİB (İstanbul Kimyevi Maddeler ve Mamulleri İhracatçıları Birliği) Başkanı Adil Pelister (Artık eski başkan oldu), "Kış değil, Kimya geliyor!" diyerek o cesur adımı attı. Demir Taht için adaylığını ilan edip köklü geleneğe tatlı bir rekabet sundu. Kapalı kapılar ardında, lüks plazaların o meşhur VIP toplantı odalarında "Sonuna kadar arkandayız Başkanım!" diyen bir ordu topladığını sanıyordu. Sonuçta kimya bu; periyodik cetveldeki her elementin birbiriyle uyum formülünü laboratuvarda bulursunuz ama iş dünyasındaki "sadakat formülünü" bulmak o kadar kolay değildir.
Pelister’in hikayesi, destansı bir fetihten ziyade kısa süreli bir kurumsal trajediye dönüştü. Adaylık resmen açıklandığı an, o devasa destek ordusu aniden buharlaştı. Hani dizideki o meşhur "Kızıl Düğün" sahnesi vardır ya; herkesin güvende hissettiği anda aniden yalnız bırakıldığı o sarsıcı bölüm... Pelister’in yaşadığı da iş dünyasının "Kurumsal Hayalet" versiyonuydu.
Süreç başlamadan önce "Yürü, kim tutar seni!" diyenler, adaylık açıklanır açıklanmaz "Benim çok acil bir çeyrek sonu değerlendirme toplantım çıktı" diyerek takvimlerinin meşguliyet duvarları arkasına saklandılar. Asansöre koca ve heyecanlı bir ekiple binip, kapı açıldığında aynayla baş başa kalmak tam olarak budur. Adil Pelister, TİM'in uzun ve soğuk koridorlarında, destekçilerinin sessizce başka katlarda inmesini izleyen yalnız bir lort olarak kaldı ve mecburen adaylıktan çekilme kararı aldı.
Günün sonunda iş dünyasının acımasız ama bir o kadar da ironik kuralı yine işledi. TİM kulislerinde rüzgarın yönünü görüp "Biz zaten başından beri sistemin istikrarına sadıktık, kimya sadece yenilikçi bir fikirdi" diyerek anında saf değiştirenlerin o muazzam esnekliği, bugün hiçbir kurumsal performans raporuyla ölçülemez.
İhracat rekorları kırılmaya, milyar dolarlar konuşulmaya devam edecek. TİM'in o görkemli tahtında istikrar sürecek. Ve emin olun; bugün Pelister'i o plaza asansöründe yapayalnız bırakanlar, yarın seçimin galibi kürsüye çıktığında en önde ayağa kalkıp, büyük bir coşkuyla en yüksek sesli alkışı tutanlar olacak.
Çünkü plazalarda sadakat, döviz kurları kadar değişkendir; mühim olan o asansörde doğru katta inebilmektir.
