Organize sanayi mi? Bizimki paket olsun
Sabah aynanın karşısına geçip bıyığımı burarken o tuhaf varoluşsal sancı yine yokladı beni. Kafka'nın Gregor Samsa'sı bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında kendini dev bir böceğe dönüşmüş bulmuştu biliyorsunuz. Biz de ülkecek bir sabah uyandık ve devasa bir "hizmet ordusuna" dönüştüğümüzü fark ettik.
Eskiden köylerimiz vardı. Toprakla, saf üretimle kurduğumuz o hakiki ve yorucu bağ... Sonra hızlı, telaşlı ve son derece plansız bir şehirleşme sevdası başladı. Köyler hızla boşaldı; kente göçen o devasa kalabalıklar sanayi çarklarını döndürecek, üretim rekorları kırıp refaha ulaşacaktık. Ama o da ne? Sanayi devriminin hakkını tam veremeden, aradaki o koca evreyi atlayıp doğrudan "hizmet toplumu" olma absürtlükler evresine sıçradık. Fabrika bacası tüttüremeden, her köşe başına üçüncü nesil kahveci açıp sipariş beklemeye başladık.
Rakamlar yalan söylemez, zira TÜİK’in açıkladığı en güncel işgücü verilerine baktığımızda tablo tam bir trajikomedi. İstihdamın yüzde 59,3’ü hizmet sektöründe. Sanayinin payı yüzde 20,2’de debelenirken, o terk ettiğimiz köylerin, tarımın payı yüzde 13,8’lere kadar erimiş durumda. Düşünün; ortada yeni üretilen somut, dişe dokunur bir değer yok ama milyonlarca insan sabahtan akşama kadar birbirine paket götürüyor, yemek servis ediyor, vale hizmeti sunuyor. İnsanın aklına ister istemez devasa ve absürt bir tiyatro sahnesi geliyor.
Geçtiğimiz günlerde Omega Grup Yönetim Kurulu Başkanı Öner Çelebi ile sohbet ediyordum. Kendi sektöründe, elektrik panosu gibi teknik bir alanda somut üretimi omuzlayan biri olarak, bu distopik tabloyu çok net bir uyarıyla özetledi: “Sanayileşmeyi tam oturtmadan hızla hizmet toplumu olmaya başlamamız sürdürülebilir değil. Biz o kadar zengin bir ülke değiliz. Üretmeden, her öğün yemeği dışarıdan sipariş edecek lüksümüz yok.”
Öner Bey sonuna kadar haklı. Bugün tekstilde daralan, yatırımların durduğu üretim bantlarından kopan on binlerce insan, soluğu bir kurye motorunun selesinde alıyor. Üretimin o ağır çarklarında barınamayanlar, çareyi hizmet sektörünün bitmek bilmeyen adisyonlarında var olmaya çalışmakta buluyor.
Hepimiz bu sonu gelmez tüketim döngüsünün içine sıkışmış durumdayız. Üretmiyoruz ama deli gibi tüketiyoruz. Sadece birbirimize hizmet ederek, birbirimizin masasına tabak bırakarak zenginleşeceğimiz gibi devasa bir yanılsamanın içindeyiz. Oysa ekonomi dediğiniz o katı gerçeklik, 86 milyonun birbirine sıcak çorba taşımasıyla ayakta kalamaz.
Sonuç itibarıyla, her köşe başında birilerinin bize kapı açtığı, kahvemizi demlediği, paketimizi taşıdığı bu konforlu yanılsama çok uzun sürmeyecek. Ekonominin o acımasız kuralı eninde sonunda yüzümüze çarpacak: Üretilmeyen bir değerin hizmeti de bir yere kadar sürer. Fabrikaların, atölyelerin o isli puslu gerçekliğine geri dönmediğimiz sürece, 86 milyonluk bu devasa açık hava restoranında birbirimize boş tabaklar servis etmeye mahkûmuz.