SON DAKİKA
web

Güneşin altındaki illüzyon

Selçuk Akmaz - sselcukakmaz@gmail.com Perşembe 04 Haziran 2026 02:00

Evrenin en cömert, en adil öğretmenidir güneş. Ayrım yapmaz; zenginle fakiri, haklıyla haksızı aynı ışıkla yıkar.

Herkes yaşıyor ve herkesi aydınlatan güneş, gökyüzünde eşit ölçüde salınıyor. Kim gölgesinden çıkıp açığa çıkmak, o sıcaklığı teninde hissetmek isterse, bunu elde etmekte özgür. Buraya kadar her şey muazzam bir dengenin eseri. Hal böyleyken, insanın o çok istediği, can attığı güneşin altında fazla kalınca durumdan şikayetçi olmaya başlaması neden?

Soru basit, cevabı ise insan ruhunun dehlizlerinde gizli. Madem canını yakıyor, madem tenini kavuruyor; **durma o zaman, uzaklaş oradan.** Ama uzaklaşamayız. Çünkü bizi orada tutan şey artık güneşin kendisi değil, bizim ona yüklediğimiz anlamlar ve içimizdeki o bitmek bilmeyen arzulardır.

Cazibenin görünürlüğü ve sınırlarımız

Arzuların derin durumu, kalbimizin kuytularında saklandığı sürece zararsız birer hayalden ibarettir. Ne var ki, bu isteklerin somutlaşıp görünür olması ile birlikte, birden akılalmaz bir şekilde cazip hale gelirler. Görünürlük, arzuya bir davetiye çıkarır. İşin büyülü ve tehlikeli kısmı da tam burada başlar: **Cazibe de varsa, bir süre sonra cazip durumun kendisi oluverirsiniz.** İsteyen ve istenen arasındaki sınır silinir; insan, tutulduğu o cazibe merkezinin bizzat kölesi haline gelir.

Güneşlenmek isteyen insan, ışığın cazibesine kapılıp yanmayı göze almıştır aslında. Fakat yanma hissi başladığında, faturayı güneşe kesmek, kendi sınırlarını bilmemenin getirdiği bir yanılsamadır. İnsan, kendi yarattığı cazibe kapanında sıkışıp kalır da yine de suçluyu dışarıda aramaktan vazgeçmez.

"İçimizden geçenler, o anki korkumuzu tetikler halde bizi açığa verir."

Neden gölgeye kaçamayız biliyor musunuz? Çünkü geri adım atmak, bir yenilgiyi kabul etmektir. İçimizden geçen gizli niyetler, hırslar ve tutkular, tam da o şikayet anında korkularımızı tetikler halde bizi açığa verir. Çıplak kalırız güneşin altında. Maskelerimiz erir, bahanelerimiz buharlaşır.

İnsan rasyonel bir varlık olduğunu iddia eder ama en çok da kendi duygularının tuzağına düşer.

Kendimize itiraf edemediğimiz ne varsa, dışarıya öfke ve şikayet olarak yansır.

Hiç kimse kabul etmek istemez tercihinin yanlışını.

Yoruluruz, yıpranırız, yanarız; yine de "Ben seçtim ve yanıldım" diyemeyiz. Gurur, o kavurucu sıcağın altında bizi dik tutmaya çalışan beyhude bir direniştir. Yanlış bir ilişkide, yanlış bir işte veya yanlış bir hayalin peşinde ısrarla beklememiz, güneşe olan sevgimizden değil, yanıldığımızı dünyaya ilan etme korkumuzdandır.

Yazının ve hayatın özüne doğru derinleştiğimizde, bu güneş metoforunun aslında insan ilişkilerindeki karşılığını görürüz. Hayat sahnesinde herkes bir role bürünür ve nihayetinde şu kadim hakikatle yüzleşiriz: Kiminin sınavıdır kimi.

Bazı insanlar hayatımıza bir lütuf gibi girer, bazıları ise tam bir yangın yeri gibi. Birini çok istersiniz, onun aydınlığında yıkanmak, cazibesine ortak olmak istersiniz. Fakat o insan sizin sınırlarınızı aşan, sizi tüketen bir güneşe dönüştüğünde bile oradan uzaklaşamazsınız. Çünkü o insan, sizin için artık sadece bir kişi değil; zaaflarınızla, sabrınızla ve doğruyu yanlıştan ayırt etme yetinizle yüzleştiğiniz bir sınavdır.

Neticede, gökyüzündeki güneş de, hayatımızdaki insanlar da kendi doğalarını yaşarlar. Suçlu ne bizi ısıtan güneştir ne de bizi sınayan insan. Asıl mesele, ne zaman açığa çıkıp güneşleneceğimizi ve en önemlisi, ne zaman gölgeye çekilip kendimizi dinleyeceğimizi bilmektir. Kendimizi tanımak, o sıcaklık şikayete dönüştüğü an, sessizce ve asaletle oradan uzaklaşabilme becerisidir.