SON DAKİKA

Çelik kalkanın altındaki altın damarı

Hakan Dikmen - hakansdikmen@gmail.com Perşembe 13 Ağustos 2026 02:00

Son yıllarda savaşların da formatı değişti. Artık ateşe el sokmak yerine maşa kullanan devletler kendilerine göre daha da faydalı işler yapıyor.

Vekalet savaşları da dedikleri mikropları masum devletlerin üzerine salan zihniyet ortalığı hem karıştırıyor hem bundan menfaat elde ediyor. Bu durumda kalmamak için İttifaklar çok değerli. Ülkemiz de böyle bir İttifak için imza attı. 

Savunma anlaşmaları genellikle manşetlere füze menzilleri, ortak tatbikat fotoğrafları ve jeopolitik mesajlarla çıkar. Ancak Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan üçlü savunma iş birliği çerçevesi, uluslararası ekonomi basınında çok farklı bir mercekle okunuyor. Financial Times'tan Nikkei Asia'ya, The Economist'ten Gulf News'in ekonomi sayfalarına kadar uzanan geniş bir yelpazede ortak bir kanaat oluşmuş durumda: Bu anlaşmanın asıl ağırlık merkezi, tankların ve İHA'ların değil, sermaye akışlarının, enerji koridorlarının ve sanayi entegrasyonunun üzerinde duruyor.

Savunma sanayii: Bir kaldıraç olarak ekonomi

Londra merkezli düşünce kuruluşlarının ve uluslararası finans çevrelerinin öne çıkardığı ilk tespit şu: Savunma anlaşması, üç ülke arasındaki ekonomik ilişkileri "siyasi iradeye endeksli dalgalanmalardan" kurtararak kurumsal bir çerçeveye oturtuyor. Suudi Arabistan'ın Vision 2030 kapsamında yerli savunma sanayiine ayırdığı yüz milyarlarca dolarlık bütçe, Pakistan'ın insan kaynağı ve üretim kapasitesi, Türkiye'nin ise son yirmi yılda kanıtladığı ihracat odaklı savunma teknolojisi ekosistemi; bu üç unsur bir araya geldiğinde ortaya klasik bir "alıcı-satıcı" ilişkisi değil, bir ortak üretim ve teknoloji paylaşım zinciri çıkıyor.

Uluslararası yorumcular özellikle Baykar, ASELSAN, ROKETSAN gibi Türk şirketlerinin Suudi topraklarında kuracağı ortak girişimlerin, yalnızca bir savunma hamlesi değil, aynı zamanda bir sanayi politikası transferi anlamına geldiğinin altını çiziyor. Bu, Suudi ekonomisinin petrole bağımlılığını azaltma stratejisinin tam kalbine dokunan bir adım. Ben bu adımı çok önemsiyorum. Aslında Türkiye’nin Yemen’de yapmış olduğu yatırım ve tesisler hem uzay teknolojisi hem de sınırlarımızı uzaktan başlatmamızı sağlıyor. 

Enerji denklemi: Görünmez üçgen

Ekonomi ağırlıklı değerlendirmelerin belki de en çarpıcı boyutu enerji cephesinde şekilleniyor. Suudi Arabistan, dünyanın en büyük ham petrol ihracatçılarından biri; Pakistan, kronik enerji açığı yaşayan bir ekonomi; Türkiye ise, Avrupa ile Asya arasındaki enerji transit koridorlarının kilit noktası. Aslında modern dünyadaki “ İpek Yolu” ülkemizi üzerinde düğümlenerek çözülüyor. Böylece stratejik olarak hem Asya hem de Avrupa arasında muazzam bir konumda yer alıyor. Uluslararası enerji analistleri, savunma paktının bu üçlüyü aynı güvenlik şemsiyesi altına almasının, uzun vadeli enerji tedarik sözleşmelerini ve altyapı yatırımlarını "jeopolitik risk primi"nden arındıracağını savunuyor.

Körfez basınında yer alan yorumlara göre, Riyad için bu anlaşma yalnızca bir askeri güvence değil; aynı zamanda Pakistan'daki enerji altyapı projelerine ve Türkiye üzerinden Avrupa'ya uzanacak olası doğalgaz ve hidrojen hatlarına yönelik yatırımların sigorta poliçesi niteliğinde. Savunma güvencesi bu ölçekte çok değerş. Sermaye taahhüdünün siyasi olarak savunulmasında da Türkiye önemli bir kale olarak dimdik ayakta. 

Ticaret koridorları ve alternatif finansman

Nikkei Asia ve Singapore merkezli bölgesel ekonomi yayınlarında dikkat çeken bir başka tema ise finansal mimari. Üç ülke arasındaki ticaretin hâlen büyük ölçüde dolar üzerinden fiyatlanması, ancak son yıllarda yerel para birimleriyle ticaret, swap anlaşmaları ve İslami finansman araçlarına yönelik artan ilginin bu savunma paktıyla yeni bir ivme kazanabileceği vurgulanıyor. Özellikle Pakistan'ın döviz rezervi kırılganlığı göz önüne alındığında, Suudi sermayesinin ve Türk bankacılık sektörünün sağlayacağı likidite hatları, İslamabad için hayati bir ekonomik can simidi olarak okunuyor.

Bu üçgen, klasik bir NATO ya da Batı ittifakı gibi değil; kendi finansman mekanizmalarını, kendi sanayi zincirlerini ve kendi enerji lojistiğini inşa etmeye çalışan ekonomik mimarisinin temel prototipi olabilir.

Yatırım iklimi ve "güvenlik primi"

Uluslararası yatırım çevrelerinin üzerinde durduğu bir diğer kritik nokta, savunma iş birliğinin yarattığı güvenlik priminin doğrudan yabancı yatırım kararlarına etkisi. Körfez sermayesinin Türkiye'deki liman, enerji ve altyapı projelerine; Türk müteahhitlik ve teknoloji şirketlerinin Suudi mega projelerine (NEOM, The Line, Kızıldeniz turizm koridoru); Pakistan'ın ise Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC) deneyimini bu üçgene taşıma potansiyeline yapılan atıflar, ekonomi sayfalarının vazgeçilmez gündem maddeleri hâline geldi bile. 

Arap gazetelerinin ekonomi köşelerinde sıkça tekrarlanan bir argüman var: Savunma anlaşması, yatırımcıya "Bu ülkeler arasındaki siyasi gerilim, sizin projenizi bir gecede buharlaştırmayacak" mesajı veriyor. Bu mesajın parasal karşılığı, özellikle uzun vadeli altyapı yatırımlarında risk priminin düşmesi, yani doğrudan daha ucuz finansman demek.

Meyve veren ağaç için eleştirel sesler de çıkıyor.

Fırsat mı, kırılganlık mı?

Elbette uluslararası ekonomi yorumları yalnızca iyimser değil. Batılı bazı analistler, üç ülkenin ekonomik yapılarının birbirini tamamlayıcı olmaktan çok rekabetçi unsurlar taşıyabileceğine işaret ediyor. Aslında bir kaç sene önce Türk mallarının Marketlerinde satılmasını yasaklayan Sudi Arabistan Türkiye'nin savunma sanayiindeki yükselişi ile kimin dost olduğunu anlamaya başladı. Yine de yabancı basında Suudi Arabistan'ın yerlileştirme hedefleri arasında orta vadede bir gerilim doğabileceği; Pakistan'ın ise, bu denklemde çoğu zaman "ucuz iş gücü ve pazar" rolüne indirgenme riski taşıdığı, eleştirel köşe yazılarında dile getirilen endişeler arasında.

Ayrıca, bu üçgenin Hindistan, İran ve İsrail gibi bölgesel aktörlerle olan ekonomik ilişkileri nasıl etkileyeceği, özellikle enerji ve ticaret hatlarında yeni bir bloklaşma yaratıp yaratmayacağı da sıkça sorulan sorular arasında.

Uluslararası ekonomi basınının ortak okuması net: Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan savunma anlaşması, askeri bir belgeden çok, üç ekonominin birbirine çapalanmasını sağlayan bir çerçeve sözleşme olarak değerlendiriliyor. Savunma, bu denklemde amaç değil; sermayenin, teknolojinin, enerjinin ve insan kaynağının serbestçe akabileceği bir güvenlik zemininin inşası için araç.

Küresel tedarik zincirlerinin yeniden şekillendiği, enerji haritalarının yeniden çizildiği ve ekonomik ittifakların giderek güvenlik ittifaklarıyla iç içe geçtiği bir dönemde, bu üçgenin başarı şansı; büyük ölçüde savunma sanayiinin ötesine geçip gerçek bir ekonomik entegrasyon iradesi gösterilip gösterilmeyeceğine bağlı olacak.