SON DAKİKA

Mutlak butlan ve ekonominin kırılgan dengesi

Mustafa Deniz Cumartesi 23 Mayıs 2026 02:00

Türkiye'de siyaset ile ekonomi arasındaki bağ artık yalnızca seçim dönemlerinde hissedilmiyor.

Hukuki tartışmalar, parti içi krizler, liderlik mücadeleleri ve yargı süreçleri doğrudan piyasalara, yatırım kararlarına ve toplum psikolojisine yansıyor. Son dönemde Cumhuriyet Halk Partisi içinde gündeme gelen “mutlak butlan” tartışmaları ve sonuçta mahkeme tarafından alınan karar da bunun en güncel örneklerinden biri haline geldi.

Hukuk dilinde “mutlak butlan”, yapılan bir işlemin baştan itibaren yok hükmünde sayılması anlamına geliyor. Siyasette ise bu kavram yalnızca teknik bir hukuki değerlendirme olmaktan çıkıp, meşruiyet ve yönetim krizine dönüşme potansiyeli taşıyor. Özellikle ana muhalefet partisi ile ilgili ortaya çıkan tartışma, yalnızca parti tabanını değil, Türkiye’nin genel siyasi iklimini de etkiliyor.

Çünkü Türkiye ekonomisinin en büyük sorunlarından biri artık yalnızca enflasyon ya da döviz kuru değil; öngörülebilirlik eksikliği. Yatırımcı açısından bakıldığında siyasi sistemin istikrarı, kurumların güvenilirliği ve hukukun netliği en az faiz oranları kadar önemli hale gelmiş durumda.

Bir ülkede iktidar kadar muhalefetin de güçlü, kurumsal ve güven veren bir yapıda olması gerekir. Çünkü uluslararası sermaye yalnızca bugünkü yönetime değil, olası yönetim alternatiflerine de bakar. Muhalefetin kendi içinde uzun sürecek hukuki ve siyasi tartışmalara sürüklenmesi, piyasalarda “Türkiye’de siyasi belirsizlik derinleşiyor” algısını güçlendirebilir.

Bugün ekonomi yönetimi bir yandan enflasyonla mücadele etmeye çalışırken diğer yandan dış kaynak arayışını sürdürüyor. Ancak yabancı yatırımcı sadece ekonomik programı değil, ülkenin demokratik ve kurumsal yapısını da analiz ediyor. Ana muhalefet partisinin iç krizlerle gündeme gelmesi, Türkiye’nin risk primine dolaylı da olsa etki edebiliyor.

Siyasi tansiyon yükseldiğinde piyasalarda ilk görülen refleks genellikle döviz talebinin artması oluyor. Ardından borsa dalgalanıyor, yatırım kararları erteleniyor ve şirketler bekleme moduna geçiyor. Çünkü ekonomi güven ister; güvenin olmadığı yerde sermaye uzun vadeli pozisyon almak istemez.

Öte yandan bu tartışmanın toplumsal etkisi de küçümsenmemeli. Türkiye’de seçmen davranışı artık yalnızca ideolojik aidiyetlerle şekillenmiyor. Ekonomik kriz, hayat pahalılığı ve gelir dağılımındaki bozulma nedeniyle vatandaş daha pragmatik düşünüyor. İnsanlar siyasi partilerden öncelikle istikrar, çözüm ve güven veren bir yönetim anlayışı bekliyor. Sürekli iç tartışmalarla gündeme gelen bir siyasi yapı ise toplumdaki “alternatif üretme kapasitesi” algısını zayıflatabiliyor.

Ancak burada dikkat edilmesi gereken başka bir nokta daha var. Hukukun siyasetin merkezine bu kadar yoğun biçimde taşınması, uzun vadede demokratik kültürü de yıpratabilir. Siyasi rekabetin sandıkta mı yoksa yargı koridorlarında mı şekilleneceği tartışması, Türkiye’nin zaten hassas olan hukuk-ekonomi dengesini daha kırılgan hale getirebilir.

Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey, yalnızca ekonomik reform paketleri değil; aynı zamanda kurumsal güvenin yeniden inşa edilmesi. İktidarın da muhalefetin de hukuki tartışmaları siyasi kutuplaşmayı derinleştiren bir zemine dönüştürmek yerine, demokratik meşruiyeti güçlendiren bir anlayışla yönetmesi gerekiyor.

Çünkü günün sonunda ekonomi sadece rakamlardan ibaret değildir. Ekonomi aynı zamanda toplumun geleceğe duyduğu güvenin adıdır. O güven sarsıldığında ise en büyük maliyeti vatandaş öder.