SON DAKİKA

Bizimkilerin Fidel'i

Hakan Özbay Salı 23 Haziran 2026 02:00

Geçtiğimiz gün, Bakırköy'deki HOP Sahne'de (House of Performance) seyirciyle buluşan "Ben Fidel" oyununu izleme fırsatı buldum.

Onur Erbilen’in kaleme alıp yönettiği ve Tolga Pancaroğlu’nun tek kişilik performansıyla sahnede devleşmeye çalıştığı bu oyun, 20. yüzyılın en sarsıcı figürlerinden birini, Küba’nın "Maximo Lider"i Fidel Castro’yu merkezine alıyor. Emperyalizme kafa tutan bir devrimin perde arkasını, bir ulusun inatçı bağımsızlık öyküsünü bizzat Fidel’in ağzından dinlemek, kağıt üzerinde şüphesiz heyecan verici bir vaat. Ancak tiyatro, vaatlerin eyleme, metnin ise kusursuz bir sahne matematiğine dönüştüğü yerdir. Ne yazık ki bu dönüşüm, izlediğim temsilde ciddi fireler verdi.

Tek kişilik oyunlar doğası gereği risklidir; tüm yük, oyuncunun nefesinde, jestinde ve sahneyle kurduğu o kırılgan bağdadır. Bu yüzden minimalist dekor tercihleri, odak noktasını oyuncuda tutmak ve ona alan açmak için sıklıkla kullanılır. "Ben Fidel"de de ufak, üç basamaklı bir merdiven, açılır bir sehpa ve üzerinde duran eski model bir bavuldan ibaret sade bir tasarım tercih edilmiş. Hepsi bu. Gel de bu sadeliğin ardına saklanmış o büyük plansızlığa isyan etme... Oyun sırasında içinden çeşitli aksesuarların çıkarıldığı o eski bavul, temsil boyunca bir iki kez ciddi şekilde düşme tehlikesi atlattı. Sahnedeki o koskoca devrimci figür, bir yandan Küba’nın kaderini çizen nutuklar atarken diğer yandan sehpanın ucunda sallanan bavulu tutmak, devrilmesini engellemek için mücadele etmek zorunda kaldı. Tiyatronun o büyülü illüzyonu tam da o saniyelerde tuzla buz oldu.

Doğal olarak oyuncu Tolga Pancaroğlu’nun konsantrasyonu da bu özensizlik yüzünden ister istemez sarsıldı. Ancak durumu iyi idare ettiğini de söylemeden geçmemek lazım. Sahnede altı üstü iki üç tane nesne var; bari o kadarcık eşyanın dinamiğini, yerleşimini ve güvenliğini kusursuz planlasaydınız da oyuncuyu sahnede böylesi zor bir durumda bırakmasaydınız. Mükemmeliyetten uzak bu tür teknik zaaflar, metnin ve sergilenen emeğin ciddiyetine vurulan en büyük darbedir.

Oyunun sadece teknik anlamda değil, metin ve dramaturji bağlamında da itiraz edilmesi gereken son derece sorunlu bir anı vardı. Fidel Castro’nun, mücadelesinin ateşini yakmak üzere o meşhur tekneyle Meksika’dan Küba’ya geçtiği tehlikeli yolculuk sahnede anlatılırken, yazarın bu anı "Atatürk gibi" ifadesiyle, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun'a çıkışına benzetmesini biraz yadırgadım. Elbette bu göndermenin altında yatan o romantikleştirme çabasını, seyircinin zihnindeki en yüce kurtuluş imgesiyle bağ kurarak duygu yaratma niyetini okumak zor değil. Oysaki, tarihsel gerçeklikler zorlama benzetmelerle eğilip bükülemez.

Atatürk, her şeyden önce dehasıyla cepheleri yönetmiş, askeri ve siyasi stratejileriyle bir imparatorluğun küllerinden yeni ve modern bir devlet inşa etmiş eşsiz bir kurmaydı. Yedi düvele karşı verilmiş topyekûn bir bağımsızlık savaşının başkomutanını, Fidel’in Küba'daki mücadelesi ve Granma teknesiyle çıktığı o zorlu deniz yolculuğuyla aynı kefeye koyarak romantize etmeye çalışmak, tarihi perspektifi tamamen ıskalamaktır. İyi niyetli olsa bile, bu kıyaslama maalesef altı boş, ölçüsü kaçırılmış ve entelektüel derinlikten yoksun bir hamle olarak havada asılı kalıyor.

Sonuç olarak "Ben Fidel", devrim tarihinin en ikonik figürlerinden birinin iç dünyasına ayna tutma iddiasıyla yola çıkmış; ancak hem sahne tasarımındaki o küçük ama bütünleyici detayları atlayan özensizliğiyle hem de tarihsel figürler arasında kurduğu zorlama paralelliklerle kendi potansiyelini gölgelemiş. Sahnede sergilenen işin de tıpkı iyi bir yazı gibi titizlikle kurgulanması, her bir kelimesinin ve her bir dekorunun santimi santimine yerli yerinde olması gerekir. Aksi takdirde, anlatılan hikaye ne kadar büyük olursa olsun, akıllarda sadece düşmek üzere olan bir bavul ve altı dolmayan bir benzetme kalır.